Çarşamba, Mart 7


“Korkarsan kaybedersin!” demişti, ve ben O’na inanmak yerine korkmayı seçmiştim.
Rüyalarımda gidişini izliyordum; seni hayatımın tam içine yeni sokmuştum ve her şey mükemmel bile diyemeyeceğim kadar mükemmeldi oysa. Rüyalarım bitmiyordu yine de. Arkandan bakıyordum işte. Ağlamıyordum; sadece izliyordum seni. Yavaş yavaş kayboluyordun. Hep gidiyordun; durmadan gidiyordun.
Normal değildin; normal değildim. Zaten hiç bir şeyin ´normal` olmayacağını, sana ilk dokunduğumda anlamıştım. Basit düşün; sadece elini tutmaktan bahsediyorum.Neden korkuyordum? Sahip olamadığı bir şeyi kaybedemezdi insan. Neden korkuyordum?Büyük şeyler beklemiyordum halbuki, güzel şeyler istiyordum; küçük olsalardı da, olurlardı.Neden korkuyordum? Bana bir daha ´öyle` bakamamandan mı? Nasıl bakmak o; acıyarak mı? Neden korkuyordum? Artık ´her şey` olamayacağını biliyordum. Neden korkuyordum yahu; beni gitmeye zorlamandan, kolumdan tutup kapı dışarı etmenden. Sanki, sen çekip gittiğinde daha iyi hissetmiştim.Peki sen;
Neden korkuyordun? Kimse o kadar sevmemişti seni. Neden korkuyordun? Kimse seni bu kadar  ´az` üzmemişti. Neden korkuyordun? Seni hiç ağlatmamıştım. Neden korkuyordun?Kimse üzerine titrememişti ya, benim kadar. Neden korkuyordun yahu; hayatında ilk defa gidebilenin sen olmasından mı? Arkana bakmayı bile düşünmedin.

Korkarsam; kaybederim.
İnsanlar, sahip olmadıkları şeyleri kaybedemezler!
Anlatamadım.

Salı, Şubat 21

Adam

Gün bitmişti, gece değil. Burası daraldığında ne yapacaktı? Evet daraldı. Zaten her şeye çok uzaktı. Aslında saklandı, gözükmedi, sindi. Sakin ve ağır atsaydı adımlarını; o zaman belki de daralmayacaktı. Elinde bir şişe birayla beraber lavabonun yolunu tuttu. Masada arkadaşları ve henüz birkaç gün önce tanıştığı güzel bir kadın vardı. Aynanın karşısındaydı yine. Yüzünde çocukluğundan kalma ufak yara izine dikkatlice baktı. Hatırladı, gülümsedi.. Bu iz ona çocukluğundan güzel bir hatıraydı aslında. “Zaman geçiyor” klasiği yaşadı yine. Hala aynı gözlerle bakıyordu hayata. Tutkulu ve sevme yetisi yüksekti. Sevgi kolay bulunmuyordu. Hatta olmayabilir de böyle bir şey. İnsanların aşk dedikleri şeyin daha üçüncü sevişmede biterken ve hayatlarındaki ilişki kavramını, yenilemek, sadece yeni birini tanımak olarak adlandırılırken, nasıl sevgi olabilirdi. Tanım belli. Göremedikleriyle, görüp anlamlandıramadıkları arasında çakıp kalmıştı. İki şık var; ya eksik bıraktıklarını tamamlamak, ya da eksik kalan her şeyi bırakıp yenilenmek. Değerlerimiz yok. “Her şeyi bir defalığına feda edebiliriz, çünkü önemli olan sonuç.” dedi gereksiz ve anlamlı bir biçimde.
Az sonra masaya döndü, ceketini aldı ve “güzel bir gece” diledi. Kimseyle göz göze gelmemeye çaba sarf ederek masadan ayrıldı. Kadının bakışlarını görmüyor fakat sezinleyebiliyordu. Belli ki epey rahatsız olmuştu. Ve çıktı yorgun biraz da üzgün oradan. Düşündü. İnsanların kaderi, el sıkışırken, daha ilk “merhaba”da yazılıyor. Ama iyi, ama kötü. Bu o değildi, geleceğe taşıyacağı kişi değildi, içeride bıraktığı kadın.
Yağmurda ıslanmak istiyordu, ıslandı. Evet güzel şehir; biz her şeyi biliyoruz, sen de biliyorsun. Biz itiraf etmekte zorlanıyoruz, sen zaten görüyorsun. Olsun. Az sonra evdesin işte. Tekrar yalnızlığınla baş başa kalmak ilaç gibi gelebilir. Yalnızdı, değildi aslında. Selam Kitaplarım, merhaba Gitarım ve saygılar yalnızlığım ve müzik. İnsanlık, yeniçağ, Beatles ve Elvis. Ama bu gece hava Zeki Müren kokuyor. Kâğıt ve kalemin bütünleşmesi beraberinde eşlik ediyor Zeki Müren’e.
“Seni bir gün bulacağıma inanmıyorum, ama sen beni bulacaksın, hissediyorum. O gün bana zayıf yanlarınla gel, yanın da korkuların da olsun. Güvensizliğini, kırılmışlığını, yaşanmışlığını da getir. Maskeler, yalanlar olmasın. Bak zaten burada olacağız.”

Cuma, Ocak 27


Adam

Yalnızlık dedi, “uzaktan bakıldığında güzel değil mi?” Yalnız yaşanır, güzel gözükür. Halbuki hiç öyle değildi. Evinin anahtarının bir başkasında olmaması yeterince sıkılmasına sebep oldu. Aynayla konuşuyordu. “Bu aynadaki adamı tanıyor musunuz bayım? Evet, hiç yabancı değil. Aynaya baktığında az önce gördüğü ve her günüm aynı diye düşünüp, değişiklik yapamayan; bu benim işte” dedi gülümseyerek. Gülerken kısılan gözlerinde hüznü gizliydi. Neyse ya, zaten her sabah düşünüyordu bunları. Dolapta bir şeyler olacaktı, biraz atıştırmalı. Bu sabah çok mu su içti, yoksa akşam rakıyı çok mu kaçırdı? Evet, gece bir bardaydı. Saat gecenin bini ve elinde boş rakı kadehleri vardı, hatırladı. Aynı çıkışın düşüşü sabah fark ediliyordu. Kıyafet dolabına gitti. Bugün günlerden ne? Özel bir şey var mı? Sorularını sordu kendi kendine. Yoktu. Sıradan bir gün. Olsun dedi, yeni bir gün, ve bugünün içinde herhangi bir yerde ona rastlamak var. Belki bugün. Aniden. Sahi; en son yeni kimle karşılaştı? Kime vakit ayırdı? İnsanlar artık onlara vakit ayırmayışına alışkın, sesleri çıkmıyor. Bu yüzden sevgili dedikleri bile kısa sürüyor. Ondan doğan boşluk başka biri tarafından dolduruluyor. Sevmeler de, sevişmeler de iki ara bir dereye sıkıştırılmış. Bunları düşünmenin ne anlamı var sabah sabah? Neyse ya; yeni bir güne yine hazırdı işte. Hayatın koşturmacası var, kocaman bir şehrin gürültüsü bıkkınlık veriyor.
İki adım sonra dışarıdaydı. Otuz dakika sonra işyerindeydi. Gün yavaşça omzuna binmeye başlamıştı. Bir koşuşturmaca başlar, anlayamazdı bile ne olduğunu. Randevular, mesajlar, görüşmeler, çalan telefonlar. “Şu trafiğe bak be. Zaman karıştı, günün neresindeyiz?” dedi şaşırırcasına. Gün yoktu aslında. Yaşanan saatler ve yaşanmayan saatler arasında bir koşturmaca. “Eve dönsem, telefonu, perdeleri kapatsam ve hatta dışarıda kimseye rastlamasam.” Çünkü biliyordu ki, kimse kimsenin umurunda değildir tam olarak. Kimsenin ona soru sormasından hoşlanmaz olmuştu artık. Kimseye de soru sormak istemezdi. Belki de soru sormayı sevmeyişi, bazı doğruları duymak istemediğinden kaynaklanıyordu. Haklıydı. Kuşkular vardı insanlarda, beraberinde yanılsamaları getiren. Düşündükçe sıkıldı; hiçbir şey düşünmek istemedi bu yüzden.
Akşam oldu. Gün içinde arayan arkadaşlarını ancak arayabildi. Bu akşam ne yapacaksın? soruları vardı bugün yine. Ne yapabilirdi ki? Herhangi bir yerde bir akşam yemeği, sonrasında belki birkaç kadeh bir şey. “Neden içki içiyorsun?” diye soranlara, güzel bir cevabı vardı. “Hayatın açtığı kara bir delik var, ben o deliği bir parça alkolle doldurmaya çalışıyorum” derdi. Gülümsedi, kısılan gözlerinde taşıdığı hüznüyle. Gece çoktan oldu ve bugün de bitmek üzere. Neden diye sormadı.

Çarşamba, Ocak 25


Adam

Kendinden memnun, aslında değil. Sadece öyle gözüküyor. Yirmi dördü birden aksayan bir ritmin peşinden koşuyor. Bir eksiklik var, ve bu eksiklik içinde bir hüzne sebep oluyor. Geç yatıp erken kalkıyor. Erken kalkıp geç yatıyor. Hüzün kendine çıkacak bir yer arıyor, bulamayınca gündüzleri huzursuzluğu, geceleri uykusuzluğu artıyor. Çevresine baktığında herkesin birbirinin kopyası bir hayat yaşadığını, gülümseyen herkesin yalan söylüyor gibi geldiğini, onlar gibi olmak istemediğini, kopya bir hayat yerine ruhunun çizgilerini takip etmesi gerektiğini düşündü bugün yine. Gitmek istemiyordu, kaçmak istiyordu. Günün farklı saatlerinde istediği bir yerde olabilmek, zorunluluklardan uzaklaşmak açıkçası bir özgürlük yaşamak istiyor. Uzun zamandır her şey değişiyor gibi gözükse de değişen hiçbir şey yok. Kişiler, olaylar, gelenler, gidenler değişiyor, ama olayın özü hep aynı. Her zamanki gibi sıkıldı. Hani kötü bir şeyler olacak sıkıntısı gibi değil, ama yakın zamanda iyi hiçbir şey olmayacak sıkıntısı. Yokluğunu aradığı birini bulmak istedi. Yoktu. Oysa hayatında ne çok kadın olmuştu. İz bırakanlar, bırakamayanlar, boşlukta olanlar, boşluğu dolduramayanlar.
“Seni seviyorum” diyenlere, diyecek bir şey bulamazdı. Alt tarafı “Ben de” diyecekti. Diyemezdi. Her konuda yalan söyleyebilirdi, herkes gibi. Bu konuda yalan söyleyemezdi, herkes gibi. Tıkanır kalırdı. Oysa insanlar ne kolay söylerdi bunu ona. “Seni seviyorum” Ne kolay. Doldur boşluğu gitsin. Sanki herkesin duymak istediği buydu. Bu öyle tuhaf geliyordu ki bir günlük, taze olan her ilişkide bile söylenir olmuştu. Çok kolay söyleniyor ve anlamını yitiriyor. “Herkes bu kadar kolay sevilmemeli” diye düşünürdü hep. Çünkü gün gelir her şey bir anda tersine döner. Dün sevdiğin kişi bir anda sevmiyor olur. Araya bir şey girer, bir olay, bir başkası ve kolayca vazgeçebilir insan. Gerçekten hissederek söylemek istiyordu. İş olsun diye değil, mecbur olmadan sevdiği ve vazgeçmeyeceğini bildiği için söylemek isterdi birisine.
“Ben seninle oraya gitmek istiyorum. Orası neresi bilmiyorum ama sen yanımdayken her yol oraya gider” diyeceği birisini bekliyordu aslında. Bu sabah bunları düşündü yine. Gözleri açık ama yataktan çıkmadı. Saat sabahın olduğunu gösteriyor, telefonun sesi ona eşlik ediyordu. Şu telefonu fırlatsam, yalnız olsam, yorganın altında kalsam, uyusam, uyanmasam. Derken bilmedik bir bakış çıkagelse, ve gel dese. Gitse. Kulağına eğilse “Ben sana geldim, her günün sıradanlığından kurtarmaya, her gününü süslemeye geldim. Git desen de gitmeyeceğim” dese. Ve gitmese.

Çarşamba, Ocak 4

Tango




olur ya
hiç beklenmedik bir anda, 

bir bilen çıkar da tango yaparız bu şarkı da..
olur ya
hayatın şaşırtası tutar bir anda

Pazar, Aralık 25

yine yeni yeniden

yeni yıl geyikleri yapma mevsimi sanırım açıldı..pembe pıtırcık balonlar içinde hayallere dalmayacağım korkma:) şahsen son yıllara baktığımda ne yeni yılın üç ruhu gelip beni geçmişe götürdü ardından da üç dilek hakkı verdi, ne de noel baba bacadan girip baş ucuma hediyemi bıraktı.. aksine çocukluğumdan beri hep uyuyarak girdim (t+1) yılına :P uyanık girdiklerimde de aksi gibi hep tatsız şeyler oldu.. kısacası ben yılbaşı değilmiş gibi yapıcam birkaç gün sonra
...
geri dönüp de 2011 için  güzel bir yıl oldu diyebilmek çok keyifli.. biten zaman dilimlerini gelişine değil,  bir birinden ayırabilecek kadar farkında olarak yaşamak kendin için  için "hiç olmazsa" kategorisinde yapman gereken bir şey.. ve diyebiliyorum ki benim için 2011 çok güzeldi..kendime, hayatıma dair değiştirmek istediğim çoğu şeyi değiştirdim, istediklerim oldu ve maçta gülümsemeler çok sıfır öndeydi :))çok okudum, çok dinledim,  çok keşfettim, çok gezdim, çok istedim, çok sevdim..hatalarım da oldu, yok değil ama pişman değilim  hiçbirinden..yazarların şairlerin joker olarak sıkışınca kullandıkları bir laf sanırdım ama cidden hatalarımmış aslında beni ben yapan...

2012 neler getirir ya da kimi nereye götürür bilinmez ama ben;

Halil Sezai ve Gripin konserine
İtalya'ta
Safranbolu'ya
Balkanlara gidicem.

Fotoğraf çekicem
Moda'ya taşınıcam

Daha çok şarabı arkadaş muhabbetlerinde katık edicem..

ben 2012'i  daha gelmeden çok sevdim:)



Cumartesi, Aralık 24

sarhoşluk

ki bence güzel:) hatta bu dünyadaki en güzel şey... zaman bile yavaşlıyor tuşlar ile parmaklarım arasında...ki değil mi ki bu benim istediğim nice zamandır..zamanın yavaşlaması hıncımın azalması..azalması ve boşluk..hissizlik...