Dün akşam Cihangir'deydim. Direniş'in 20. günüydü ve her ne hikmet ise hala baret..vs gibi koruma aracımız yoktu - çünkü biz savaşa gitmiyoruz, çünkü bu başışçı bir eylem..
Daha bareti olmayanın satırı, sopası ve döner bıçağı da olmuyor hal böyle olunca…ama Karaköy'de Asmalı'da "ya allah diyen satırlı bey amcalar vardı"
Kaç kişiydik bilmiyorum, hele Kazlıçeşme ya da diğer mitinglere katılanlara oranımızı hiç umursamıyorum; ama evlerinden “çocukların elleri yanmasın” diye mutfak eldiveni atan teyzeleri, sokağa kova kova su taşıyan amcaları ve bizleri gözaltına alınmaktan kurtaran o çifti biliyorum. Hiç tanımadığım halde günlerdir, tv’den polisin nerden geldiğini haber veren, nasılsın iyi misin diye soran, evini açan insanları biliyorum. Sabah’ın 3’üne kadar çalınan tencere tavaları …
sokağa çıkanlar sadece görünen yüz ama evlerinde direnen daha büyük ve daha güçlü insanlar var..
kısacası günlerdir yaşananlar ve özellikle bu haftasonu çok kötü bir kabus gibiydi, şu anda sadece suskun bir kalabalık olmayı ve sessizce taksim meydanında, gezi parkında oturmayı istiyorum, biz susalım ki içlerinde kendilerinden büyük kin taşıyanlar, nefretlerinden, hırs çığlıklarından başka birşey duyamasın.. ben artık sadece susup oturmak istiyorum sokakta..
Pazartesi, Haziran 17
Çarşamba, Haziran 5
#direngeziparki
bugün itibari ile 8. gününü yaşadığımız direniş hakkında ahkam kesmeyeceğim ki bence başbelası sosyal medya bunu benim için halletti :) Ama günlerdir yüzümden gitmeyen bir gülümseme var buna değinmeden edemeyeceğim.. ben İzmirli apolitik bir ailenin apolitik kızıyım..siyasetle aram hiç iyi olmadı - çoğu zaman ders kitaplarının satır aralarına sıkıştırılmaya çalışılan siyaset alt metinlerine bile alet olamadım.. o derece uzak oldum.. ama sesini çıkaramamış bir neslin " ümidimiz gençlerdi, onlar da ne haldeler... biz de bu ülkeyi sizlere emanet ediyoruz. peh ! ... vs" gibi kendi fısıldayamadıklarını bizim haykırmamız gerektiğine dair serzenişleri ile büyüdüğümün de altını sprey boyayla çizerim. Her yeni öğretim yılı boynumu biraz daha eğmem gerek gibiydi çünkü hala devrim yapmamış, annemin babamın ve öğretmenlerimin hayallerini kurtarmamıştım.. ama diğer yandan da okul müdürüne soru sorduğum için hizaya çekilmiş - adım futbol oynadığım için erkek fatma'ya çıkarılmış - yemekhane yemeklerinin iyileştirilmesini istediğim için Somalili çocuklara ve dünya açlığına nankörülük etmiş oldum( ! ) perhizde lahana turşusu yenmezmiş anladık.
Sonra yıllar yılı siyasetten anlayacağım günü bekledim; daha çok kitap - gazete okudum, daha çok IR (International Relations), POL (Politics) kodlu ders aldım.. yok bünyeye ağır geldi bu sefer.. ben dinledikçe - okudukça - yazdıkça yönetenlere diş biledim.. çünkü kesinlikle aynı dili konuşmuyorduk.. birimiz hak diyordu birimiz rant ile mantık denklemi ve oturduğumuz koltuklar gereği bu iki kelime bir yerde denklenemiyordu. Demek ki benim anlayamadığım bir şeyler vardı, büyüyüp adam olacağım, bana mantık hatası gelenleri anlayabileceğim günü bekledim.
Aslında itiraf ediyorum ki hala anlamıyorum siyasetten; ama artık biliyorum ki anlamam da gerekmiyormuş zaten. Bir insanın hayır diyebilmesi için hokkabaz, cambaz, dilbaz olması gerekmiyormuş.. Cumhurbaşkanları ve koalisyon hükümetlerinin sağını solunu bilmesi gerekmiyormuş.. ideolojik korkulların temellerinde yatan yatırları da bilmesi gerekmiyormuş. Aslında bu kadar basitmiş; #direngeziparkı
Canım öğretmenim, anneceğim, komşu teyzem; belki sizlerin alıştığı ya da hayal ettiğiniz gibi bir "hayır" olmadı, belki biz kendi "hayır" deme yolumuzu bulduk.. belki de artık bu oyunu sizin değil bizim oyuncaklarımızla oynayacağımızın işaretini verdik.. ama artık biliyorum ki;
bugün benim çocuğumun hayatı değişti..
bugün torunumun da hayatı değişti..
bugün yarın değişti..
işte buyüzden ben yaşadığımı,varlığımı, gücümü ve insanlığımı hissettim. işte buyüzden yüzümde sebepsiz bir gülümseme ve bu gülümsemeyi paylaşma isteği var..
bugün herşey değişti..
Sonra yıllar yılı siyasetten anlayacağım günü bekledim; daha çok kitap - gazete okudum, daha çok IR (International Relations), POL (Politics) kodlu ders aldım.. yok bünyeye ağır geldi bu sefer.. ben dinledikçe - okudukça - yazdıkça yönetenlere diş biledim.. çünkü kesinlikle aynı dili konuşmuyorduk.. birimiz hak diyordu birimiz rant ile mantık denklemi ve oturduğumuz koltuklar gereği bu iki kelime bir yerde denklenemiyordu. Demek ki benim anlayamadığım bir şeyler vardı, büyüyüp adam olacağım, bana mantık hatası gelenleri anlayabileceğim günü bekledim.
Aslında itiraf ediyorum ki hala anlamıyorum siyasetten; ama artık biliyorum ki anlamam da gerekmiyormuş zaten. Bir insanın hayır diyebilmesi için hokkabaz, cambaz, dilbaz olması gerekmiyormuş.. Cumhurbaşkanları ve koalisyon hükümetlerinin sağını solunu bilmesi gerekmiyormuş.. ideolojik korkulların temellerinde yatan yatırları da bilmesi gerekmiyormuş. Aslında bu kadar basitmiş; #direngeziparkı
Canım öğretmenim, anneceğim, komşu teyzem; belki sizlerin alıştığı ya da hayal ettiğiniz gibi bir "hayır" olmadı, belki biz kendi "hayır" deme yolumuzu bulduk.. belki de artık bu oyunu sizin değil bizim oyuncaklarımızla oynayacağımızın işaretini verdik.. ama artık biliyorum ki;
bugün benim çocuğumun hayatı değişti..
bugün torunumun da hayatı değişti..
bugün yarın değişti..
işte buyüzden ben yaşadığımı,varlığımı, gücümü ve insanlığımı hissettim. işte buyüzden yüzümde sebepsiz bir gülümseme ve bu gülümsemeyi paylaşma isteği var..
bugün herşey değişti..
Pazartesi, Haziran 3
hayaletlerim
ne zamandır yazmıyorum, farkettim ki bana iyi gelmiyor yazmak.. ya da yalana ne gerek var, ben bana iyi gelmiyorum ..garip bir ben çıkıyor içimden yazarken iki ben arasında sıkışan..
şimdi neresinden başlasam bilmiyorum kafamdaki dağınık düşüncelerin..
aslında belki de hiç iyi bir fikir değil yazmak; kaç yılda, nice can havli ile dağıttığım o hallerimi toplamak...tekrar yaşamak belki tekrar ağlamak ve hatta tekrar paralanmak.
ama yazmasam da kaçamıyorum - yapamıyorum işte, her ne kadar zaman da geçse, hayat kendini tekrar da etse ve hatta ben her gün yüreğimin sesini inkar da etsem takıldım kaldım kalbimin çocuk sesine. inat işte, karanlık odalara kapattım, ödüllendirdim, gezdirdim şımarttım, yeni sevgiler sunmaya çalıştım, yeni oyuncaklar aldım..yaşamaya çalıştım ama yine de geçmedi yüreğimdeki ağırlık, bitmedi.
hayaletler kaldı geriye, en ufak bir hatamı affetmeden geri gelen, kalbimi ağzıma getiren, kanımı çeken ve dünyanın en karanlık yerine kaçıp yok olasımı getiren hayalet benler kaldı geriye..şuurumun zayıfladığı anlar ve güçlü anları arasına sıkışan..yabancı bir ben kaldım geriye..
unutmam gereken sendin, geçmesi hatta artık bir yabancı olması gerken sendin... yaşadıklarıma, yaptıklarıma, çocukluklarıma gülüp geçebilmesi gereken bendim; yaşamın optimalinde böyle olmalıydı herşey ve yine ben kalabilmeliydim geriye. belki canı acımış ama büyümüş ve sonunda yaşadığı herşeye değmiş - mutlu olmuş ben kalmalıydım. Neden olmadı?
"neden olmadı?" belki çok dolandırmadan ve beş bilinmeyenli denklemler kurmadan bunun cevabını verebilseydim kendime ya da yazılı formulunu bulabilseydim yetecekti sanırım..sahi sen biliyor musun bunu cevabını?
ben çıkamıyorum artık içinden; eğer gerçekten sevdiysen birisini, nefesin gibi kendin gibi ömrün gibi ve kaybetiysen iyileşmek mümkün mü? kendini giden ile kaybetmemek, tam bir parça olarak var olabilmek mümkün mü?..asıl soru yeniden etinle canınla, hayellerinle sevebilmek ama bu sefer gülümseyebilmek mümkün mü? yoksa kabullenmek mi gerek insanlığın olgunlaşmak dediği nasırlaşmayı? Sanki kumar masasında "ya hep ya hiçe" oynanmış tek bir el oyundan zengin olma hayallerini masada bırakarak kalkan bir adam gibi kravat gevşetmeli ve mesai saatlerime geri mi dönmeliyim? ve en iyi ihtimale razı gelip yürümeli miyim? ya hep ömrüm boyunca böyle arkaya bakarsam? ya hem ararsam ? ya hep acabalarla uyursam geceleri?
ya da aksini yapıp ömrümü harcarsam? bir hayalin peşinden koşup mutsuz treni kaçmış bir hayalperest olursam?
dedim ya yabancı olması gereken sendin ve durup kendim için gülümseyebilmesi gereken bendim. ama olmadı. kaç yıl sonra yine tramvay rayları üzerinde-elinde kameran yürürken görünce seni farkettim ki hayatımdaki en tanıdık şeydin, elim yüzüm gözüm yabancıydı, ben yabancıydım, tuttuğum el yabancıydı..
hem korkuyordum bu andan hem bekliyordum içten içe hapisten salınmayı bekleyen mazoşist bir umutla..
kanım çekildi, nefesim kesildi ama başımı çevirmedim bile. yürüdüm sadece, yürüdüm-eskisi gibi bir yüreğim olsaydı koşardım geriye; senin sarılmayacağını, hata olduğunu hatta seni kaybedeceğimi bile bile geçerdim önüne, sarılırdım, kokunu içime çeker gözlerimi kapatırdım, üstüne ağlardım..gerekirse günlerce ağlardım, ağlardım ama çıkardım önüne.
ama yürüdüm işte..hayaletlerim tencere tava çalıyor içimdeki diktatör hükümete ve ben anlatılmaz bir çağresizlik hissediyorum artık. herşeyden, herkesten büyük, heryerimi kaplayan bir çağresizlik...
anlayabilir miydin beni?
şimdi neresinden başlasam bilmiyorum kafamdaki dağınık düşüncelerin..
aslında belki de hiç iyi bir fikir değil yazmak; kaç yılda, nice can havli ile dağıttığım o hallerimi toplamak...tekrar yaşamak belki tekrar ağlamak ve hatta tekrar paralanmak.
ama yazmasam da kaçamıyorum - yapamıyorum işte, her ne kadar zaman da geçse, hayat kendini tekrar da etse ve hatta ben her gün yüreğimin sesini inkar da etsem takıldım kaldım kalbimin çocuk sesine. inat işte, karanlık odalara kapattım, ödüllendirdim, gezdirdim şımarttım, yeni sevgiler sunmaya çalıştım, yeni oyuncaklar aldım..yaşamaya çalıştım ama yine de geçmedi yüreğimdeki ağırlık, bitmedi.
hayaletler kaldı geriye, en ufak bir hatamı affetmeden geri gelen, kalbimi ağzıma getiren, kanımı çeken ve dünyanın en karanlık yerine kaçıp yok olasımı getiren hayalet benler kaldı geriye..şuurumun zayıfladığı anlar ve güçlü anları arasına sıkışan..yabancı bir ben kaldım geriye..
unutmam gereken sendin, geçmesi hatta artık bir yabancı olması gerken sendin... yaşadıklarıma, yaptıklarıma, çocukluklarıma gülüp geçebilmesi gereken bendim; yaşamın optimalinde böyle olmalıydı herşey ve yine ben kalabilmeliydim geriye. belki canı acımış ama büyümüş ve sonunda yaşadığı herşeye değmiş - mutlu olmuş ben kalmalıydım. Neden olmadı?
"neden olmadı?" belki çok dolandırmadan ve beş bilinmeyenli denklemler kurmadan bunun cevabını verebilseydim kendime ya da yazılı formulunu bulabilseydim yetecekti sanırım..sahi sen biliyor musun bunu cevabını?
ben çıkamıyorum artık içinden; eğer gerçekten sevdiysen birisini, nefesin gibi kendin gibi ömrün gibi ve kaybetiysen iyileşmek mümkün mü? kendini giden ile kaybetmemek, tam bir parça olarak var olabilmek mümkün mü?..asıl soru yeniden etinle canınla, hayellerinle sevebilmek ama bu sefer gülümseyebilmek mümkün mü? yoksa kabullenmek mi gerek insanlığın olgunlaşmak dediği nasırlaşmayı? Sanki kumar masasında "ya hep ya hiçe" oynanmış tek bir el oyundan zengin olma hayallerini masada bırakarak kalkan bir adam gibi kravat gevşetmeli ve mesai saatlerime geri mi dönmeliyim? ve en iyi ihtimale razı gelip yürümeli miyim? ya hep ömrüm boyunca böyle arkaya bakarsam? ya hem ararsam ? ya hep acabalarla uyursam geceleri?
ya da aksini yapıp ömrümü harcarsam? bir hayalin peşinden koşup mutsuz treni kaçmış bir hayalperest olursam?
dedim ya yabancı olması gereken sendin ve durup kendim için gülümseyebilmesi gereken bendim. ama olmadı. kaç yıl sonra yine tramvay rayları üzerinde-elinde kameran yürürken görünce seni farkettim ki hayatımdaki en tanıdık şeydin, elim yüzüm gözüm yabancıydı, ben yabancıydım, tuttuğum el yabancıydı..
hem korkuyordum bu andan hem bekliyordum içten içe hapisten salınmayı bekleyen mazoşist bir umutla..
kanım çekildi, nefesim kesildi ama başımı çevirmedim bile. yürüdüm sadece, yürüdüm-eskisi gibi bir yüreğim olsaydı koşardım geriye; senin sarılmayacağını, hata olduğunu hatta seni kaybedeceğimi bile bile geçerdim önüne, sarılırdım, kokunu içime çeker gözlerimi kapatırdım, üstüne ağlardım..gerekirse günlerce ağlardım, ağlardım ama çıkardım önüne.
ama yürüdüm işte..hayaletlerim tencere tava çalıyor içimdeki diktatör hükümete ve ben anlatılmaz bir çağresizlik hissediyorum artık. herşeyden, herkesten büyük, heryerimi kaplayan bir çağresizlik...
anlayabilir miydin beni?
Çarşamba, Ağustos 29
O yüzden, geçeceksin bunları! Sen kimseye kulak asmadan, rüzgara karşı uçabiliyor musun ona bak."
fikir atölyesi'nden
"Yerine kimseleri
koyamayacağını sanıp, belki de aldandığın kişiler olacak hayatında. Ve sen
uslanmadan acı çekmeye devam edeceksin… İşte o zaman anlayacaksın yaşadığın
şeyin aşk olduğunu.
Sahiplenmeden seveceksin…
Unutma ki, sen bile sana ait değilsin. Bakmayacaksın da öyle rengine, cinsine…
Gözleri mesela… Yetecek onu deli gibi sevmene…
Yolda yürürken
kızmayacaksın mesela ona baktıklarında… Hem zaten dert de etme… Bulduğu
müddetçe o sende aradığını, devam da edecek yanında kalmaya… Merak edeceksin
ama vermeyeceksin kendini ele… En çok da kendine.
Hatırla bak… ‘İyi ki
nefes alıyorum’ dediğin zamanlar, sevildiğini bildiğin o anlardan ibaret.
‘Zaman dursa şu an’ dediğin anlar da hep tekrar özlem duyma korkusundan.
En güzel anında bile terk
etse seni, karışmayacak kafan çok fazla. Çabuk toparlanacaksın. Olmuyorsa da…
Acı çekmenin bile derinlerde bir yerde sana haz verdiğini kabul edeceksin. Onu
yaşamayı bilecek; yaşarken yazacak çizeceksin belki de…
Kötü bitiyorsa bir gece,
ertesi sabah uyanmak için bir nedenin olacak… Bulamıyorsan da, zorlamayacaksın
daha fazla. Son demeyeceksin belki ama bitmesinin yeni bir kapı açacağını
hatırlayacaksın. Var herkesin bir alıcısı da, sen ne satıyorsun ona karar ver.
Aşağılanma pahasına,
bileceksin eskileri yok etmeyi. Ancak denk gelir de bir gün… Mutluluğu, senin
mutluluğundan daha önemli olacak kişiyi bulacak olursan… Kaçırma sakın. O’dur
işte senin hayat arkadaşın.
Seni ‘nasıl olsa cepte’
görenler de olacak. Unutma, sen istedin zamanında o cebe girmeyi. Becereceksin
şimdi girdiğin gibi de çıkmayı.
Uğruna emek verdiğin
kimse aslında seni hayal kırıklığına uğratmadı. Kabul et, sorun senin kendi
hayallerinde. Sorun senin kendi zafer tanımında.
Sana ‘en kötü günümüz
böyle olsun’ değil, ‘en güzel günümüz böyle olsun diyenler’ gerek. Çıkar
diğerlerini hayatından. Unutma ki çok da umurunda değilsin zaten onun bunun.
Sen önce kendi kendinin umurunda ol.
Anlaşıldığını hissetmek!
İnsanoğlunun en çok arzuladığı şey işte bu olmalı. O zaman öyle dostlar edin
ki, leb demeden sen, anlasın onlar lebleyi. Anlasınlar da, bilsinler de sana
çaktırmadan hala dinlemeyi.
Yeni arkadaşlarını
‘neden’ yerine, ‘neden olmasın’ diyenlerden seç… Göreceksin bu bile tek başına
yetiyor hayatı daha eğlenceli kılmaya.
Rahatsız olduğun her şey
kendine bir ayna esasında… Tanı onları. Tanı da, elindeki güç başkasını değil,
sadece kendini değiştirmeye yetiyor. Zorlama.
Zayıf yanlarını görür
endişesiyle insanlarla yakınlaşmaktan korkma. Bırak kim neyi görecekse görsün.
Dedim ya, insan kendine bile yabancı.
Gelecek için endişe
duymaya devam ediyorsan, yetmemiş demek ki… Yaşadığın pişmanlıklar seni
değiştirememiş. Hataların veya hayallerinle ilgili de artık senle konuşan kimse
kalmadıysa, senden vazgeçtiler demektir… Ya mekan değiştireceksin, ya da
kendini.
Tek bir kişi bile olsa,
biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alsın… Kafayı her yastığa
koyduğunda da, ‘yeni güne uyanabilecek miyim’ diye sor. Göreceksin, uyanıkken
aldığın her nefesin değeri artıracak.
Değer vereceksin
yaşadıklarına da, henüz yaşamadıkların olacak hep seni daha fazla hayata
bağlayan. O yüzden yaşarken aç be gözünü kardeşim. Bak tam şu saniye mesela…
Bitti işte o an bile.
Meydan oku! Ona buna
değil de, kendi hayatına… Yapabileceğin halde bugün yapmıyorsan, erteledin bak
yine yaşamayı… Yok işte yaşayacağın başka bir hayat. Çık dışarı, bırak kendini
sokağa. Şimdi…
Uğruna ölmeyi göze alacak
bir şeyin yoksa veya bulmak adına bugünden harekete geçmiyorsan, yokluğunun da
pek önemi olmayacak. O yüzden dene her şeyi en az bir kez… Dikkat et bak, bugün
sana en unutulmaz anları yaşatan şeyler, geçmişte yapmaktan hep en fazla
korktuğun şeylerdi… O zaman korkma artık. Yeter! Ölme, yaşa…
Bir ömür yetmiyor ki
kendini keşfe… Gerek de yok o yüzden filozof falan olmaya…
İnsanların kahrını çekip
delireceğine, sen delir, onlar senin kahrını çeksin. Çünkü kendini bir şey
sanmazsan, kaybedecek şeyin de olmuyor.
Ancak öyle bir hayat yaşa
ki, bitmesin anlatacak hikayelerin… Ve yeniden dünyaya gelsen, yine ‘kendin’
olmak iste… Sevdiklerine verebileceğin en değerli hediye, sadece daha mutlu bir
sen. O yüzden hayat senle oyun oynayacağına, sen onunla oyna…
Ha unutmadan! Biliyorum…
Bunları okumak sana öyle çok da fayda falan sağlamayacak. İlla ki yaşanması
gerekiyor çünkü. Hem zaten ben… Hiçbir şey hakkında artık eskisi kadar emin
değilim ki.
O yüzden, geçeceksin
bunları! Sen kimseye kulak asmadan, rüzgara karşı uçabiliyor musun ona bak."
eskiden çokça takip ettiğim bir blog, fikir atölyesi..farkettim de ne zamandır elim gitmemiş yazılara, kitaplara, kaleme..sanki iyi yada kötü hislerimi yeniden gıdıklayacak herşeyden kaçıyordum - yalanım yok kaçıyorum da hala. İnsanlar girip çıkıyor hayatıma, insanlar ki ne gelişleri ne de gidişleri iki kelime yazdırabiliyor bana..bardağın hangi tarafından bakmalı şimdi? yeni gelende değil sorun, ben mi değişiyorum? daha mı az açıyorum kalbimi?, daha mı az seviyorum? daha az mı atıyorum kendimi ateşe?... yoksa ben hala o gidenin bıraktığı yerde, aynı ben ama hiç bir gelen öyle dokunamıyor kalbime..
Perşembe, Haziran 14
Padişahım Çok Yaşa!
Eskiden sıkça yakındığım;
ayıptır, günahtır, dinimiz böyle uygun görmemiştir diyen kapalı görüşlü ama inançları
sömürülmemiş amcaları teyzeleri mumla arar oldum..Artık başımı çevirdiğim her yerde
anayasa, devlet, kanun ya da dini(!) değil pek sevgili Başbakanı kendine temel/dayanak
alan insanlar görüyorum.
Dün Zehra ile marketten
aldığımız biralarımızla Cihangir merdivenlere gittik. Maksat muhabbet olduğu
için kendimize sessiz bir köşe ararken Allah’ın sokağında Allah’ın bir duvarına
tünedik. Daha beş dakika geçmeden denyonun biri gelip “yassah gardeşim! Burada içmek yassah..gidin başka bi yerde için! “
düdüğünü öttürmeye başladı.. Tabi benim için o anda dokuz sekizlik hava fonda
çalmaya başladı. Ulan konunun neresinden tutayım; kendinde yasak diyerek kural
koyma yetkisini hak gören zihniyete mi? Her “yassah gardeşim” denildiğinde tıpış
tıpış volta alan koyunluğumuza mı? Yoksa kas yoğunluğu ve uzuv(!) üstünlüğüne
dayanarak bana sesini yükselten bey abimize mi?
Tabi benim aklımdan
bunlar geçerken bey abimiz çattığı taşın farkına varmamış olacak ki konuşmaya
devam etti..Yok neymiş efendim orası otoparkmış, orada içilmezmiş, gidip
kendimize içecek başka bir yer bulacakmışız…Tabi dedim getir mülkün sana ait
olduğu tapuyu ve burayı otopark olarak islettiğine dair belgeyi ben de pardon
diyerek gideyim..Ha yoksa sokakta ne içtiğime kim karışır..Tabi ki kaçak olarak
üzerine konduğu arazinin ne tapusu var ne de kaydı kuydu..dedim o zaman
susacaksın bana karışmayacaksın..
bey ağabeycim sağolsun
kaseti değiştirdi bu sefer de “sokakta
içilir mi?” ye bağladı..Ha dedim hangi kanun kitabi yazıyor sokakta alkol
tüketilmeyeceğini? Tabi ki cevap yine bey abimizin zihniyetinden şüphe
ettirmeyecek derecede makuldü;
Başbakanımız diyor,
yetmez mi? !!!
Ahan da işte o an gülsem
mi ağlasam mı bilemedim; yıl bin beş yüz kaç, padişah kim? Benim yüzümdeki peçem,
başımdaki beyim nerede? Bu mini eteğin üzerimde ne işi var?!?!!
Söyleyecek söz kalmadı.
Meğer büyüklerimiz haklıymış; bunlar daha iyi günlerimiz..Tophane’nin ara
sokaklarında askılı ile dolaşıyorum diye “Müslüman kardeşim, az daha kapalı
giysen olmaz mı ? “ diyen Molla sandığım ama bu otoparkçı amcaya kıyasla daha
aydın, daha akıllı, daha onurluymuş; en azından bir inancı var. Boku bokuna
kendini halife ilan eden bir zibidiye kulluk etmiyor!
Ha bu round’u ben aldım,
orada oturdum da biramı da içtim, Tayyip’i de iplemdim..ama biliyorum ki daha
bunun rövanşı var ve daha ne kadar benim ya da benim gibilerin düdüğü ötecek
bilemiyorum..sesimizi de kesmeleri yakındır…
Hamiş; her ne kadar yukarıdaki resmi seçsem de duygu ve düşüncelerimin özeti şöyledir..Sevgili Tayyip!
Çarşamba, Mart 7
“Korkarsan kaybedersin!” demişti, ve ben
O’na inanmak yerine korkmayı seçmiştim.
Rüyalarımda gidişini izliyordum; seni
hayatımın tam içine yeni sokmuştum ve her şey mükemmel bile diyemeyeceğim kadar
mükemmeldi oysa. Rüyalarım bitmiyordu yine de. Arkandan bakıyordum işte.
Ağlamıyordum; sadece izliyordum seni. Yavaş yavaş kayboluyordun. Hep
gidiyordun; durmadan gidiyordun.
Normal değildin; normal değildim. Zaten hiç
bir şeyin ´normal` olmayacağını, sana
ilk dokunduğumda anlamıştım. Basit düşün; sadece elini tutmaktan
bahsediyorum.Neden korkuyordum? Sahip olamadığı bir şeyi kaybedemezdi insan.
Neden korkuyordum?Büyük şeyler beklemiyordum halbuki, güzel şeyler istiyordum;
küçük olsalardı da, olurlardı.Neden korkuyordum? Bana bir daha ´öyle`
bakamamandan mı? Nasıl bakmak o; acıyarak mı? Neden korkuyordum? Artık ´her
şey` olamayacağını biliyordum. Neden korkuyordum yahu; beni gitmeye
zorlamandan, kolumdan tutup kapı dışarı etmenden. Sanki, sen çekip gittiğinde
daha iyi hissetmiştim.Peki sen;
Neden korkuyordun? Kimse o kadar sevmemişti seni. Neden korkuyordun?
Kimse seni bu kadar ´az` üzmemişti. Neden
korkuyordun? Seni hiç ağlatmamıştım. Neden korkuyordun?Kimse üzerine
titrememişti ya, benim kadar. Neden korkuyordun yahu; hayatında ilk defa
gidebilenin sen olmasından mı? Arkana bakmayı bile düşünmedin.
Korkarsam;
kaybederim.
İnsanlar, sahip
olmadıkları şeyleri kaybedemezler!
Anlatamadım.
Salı, Şubat 21
Adam
Gün bitmişti, gece değil.
Burası daraldığında ne yapacaktı? Evet daraldı. Zaten her şeye çok uzaktı.
Aslında saklandı, gözükmedi, sindi. Sakin ve ağır atsaydı adımlarını; o zaman
belki de daralmayacaktı. Elinde bir şişe birayla beraber lavabonun yolunu
tuttu. Masada arkadaşları ve henüz birkaç gün önce tanıştığı güzel bir kadın
vardı. Aynanın karşısındaydı yine. Yüzünde çocukluğundan kalma ufak yara izine
dikkatlice baktı. Hatırladı, gülümsedi.. Bu iz ona çocukluğundan güzel bir
hatıraydı aslında. “Zaman geçiyor” klasiği yaşadı yine. Hala aynı gözlerle
bakıyordu hayata. Tutkulu ve sevme yetisi yüksekti. Sevgi kolay bulunmuyordu.
Hatta olmayabilir de böyle bir şey. İnsanların aşk dedikleri şeyin daha üçüncü
sevişmede biterken ve hayatlarındaki ilişki kavramını, yenilemek, sadece yeni
birini tanımak olarak adlandırılırken, nasıl sevgi olabilirdi. Tanım belli.
Göremedikleriyle, görüp anlamlandıramadıkları arasında çakıp kalmıştı. İki şık
var; ya eksik bıraktıklarını tamamlamak, ya da eksik kalan her şeyi bırakıp
yenilenmek. Değerlerimiz yok. “Her şeyi bir defalığına feda edebiliriz, çünkü
önemli olan sonuç.” dedi gereksiz ve anlamlı bir biçimde.
Az sonra masaya döndü,
ceketini aldı ve “güzel bir gece” diledi. Kimseyle göz göze gelmemeye çaba sarf
ederek masadan ayrıldı. Kadının bakışlarını görmüyor fakat sezinleyebiliyordu.
Belli ki epey rahatsız olmuştu. Ve çıktı yorgun biraz da üzgün oradan. Düşündü.
İnsanların kaderi, el sıkışırken, daha ilk “merhaba”da yazılıyor. Ama iyi, ama
kötü. Bu o değildi, geleceğe taşıyacağı kişi değildi, içeride bıraktığı kadın.
Yağmurda ıslanmak
istiyordu, ıslandı. Evet güzel şehir; biz her şeyi biliyoruz, sen de
biliyorsun. Biz itiraf etmekte zorlanıyoruz, sen zaten görüyorsun. Olsun. Az
sonra evdesin işte. Tekrar yalnızlığınla baş başa kalmak ilaç gibi gelebilir.
Yalnızdı, değildi aslında. Selam Kitaplarım, merhaba Gitarım ve saygılar yalnızlığım
ve müzik. İnsanlık, yeniçağ, Beatles ve Elvis. Ama bu gece hava Zeki Müren
kokuyor. Kâğıt ve kalemin bütünleşmesi beraberinde eşlik ediyor Zeki Müren’e.
“Seni bir gün bulacağıma
inanmıyorum, ama sen beni bulacaksın, hissediyorum. O gün bana zayıf yanlarınla
gel, yanın da korkuların da olsun. Güvensizliğini, kırılmışlığını,
yaşanmışlığını da getir. Maskeler, yalanlar olmasın. Bak zaten burada
olacağız.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)