19 nisan 2008;
bunda bir yıl önce sadece üç ay 19 gündür seninle bu hayat dedikleri tesadüfler sisteminin farklı bir katmanında yaşıyorduk..
tam bir yıl önce hayatımda olmanın nefesimi kesen mutluluğu ile ellerimden kayıp gideceğin paranoyaları içinde cennetle cehennem arasında gelip gidiyordum ve bundan tam bir yıl sonra ise sadece cehennemimi yaşıyorum. Peki ya bundan 5 yıl sonra?
garip hisler var içimde ki bu hisler bana bundan ne 5 yıl ne de 10 yıl sonrasında birşeylerin değişmeyeceğini söylüyor..kim bilir? göreceğiz..
şu aralar sık sık dönüp bakıyorum da; ne kadar çok yanlış yapmışım...yanlış olduğunu bile bile..hata olduğunu bile bile..ama kızamıyorum kendime..sen gidiyordun ve ben ölüyordum. sonuçları ne olursa olsun denizin dibinde boğulmak üzereyken, yüzeyde hava değil de soluduğunda o an onu öldüreceğini bir zehir olduğunu bile bile suyun yüzeyine çıkmak için elinden geleni yapacak birisi gibi yaptım o hataları..bir daha yapar mıyım? korkarım ki hayır? korkarım bir daha seni bile sevemen bu kadar...
ama kim bilir belki bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra?? senin de giderken dediğin gibi, beni benim seni sevdiğim gibi birisi çıkar karşıma ve arkama dönüp de tebessüm ile anarım seni, senliğini, seninle olan benliğimi..kimbilir..kimbilir ??
bazen düşüncelerim düşlerim sakinlediğinde temize çekiyorum kendimi, diyorum ki aslında o kısacık
364 gün boyunca sen hep gidiyordun ve ben bunu hep biliyordum. nereye gideceğini bilmediğin o nadir zamanlarda bir peçeteye benim için iki kelime karaladığında ya da çocuk'u yazdığında mutluluktan aklım yüreğime karışırdı da yazılanı bile tam anlayamazdım. aklım gözlerimin mutluluk yaşına dolardı..şimdi tekrar okuduğumda anlıyorum ancak ve diyorum ki o kadar korkmasaydım.. daha az sevseydim daha az nefessiz kalsaydım belki daha farklı olursu..sonra diyorum ki kandırma kendini sevmek olsaydı aslolan hiç bir şey neden, sebep olamazdı gidişine, ben bile... sadece senden başka..
dönüp dönüp başa gelen bir hikaye işte benimkisi..eskimeyen ama tozlanan, tek bi kelime ile tozlarından arınan ve dipdiri yüreğime oturan...
hesaplaşmayı bıraktığımda bu soru düşüyor aklıma; peki ya seni benim sevdiğim gibi kimse sevecek mi çocuk? bundan 5 yıl 10 yıl sonra?
özlemimle..
Cumartesi, Nisan 19
Pazartesi, Ocak 13
rüya
ayrı bir dünya
uyku ve ayrı bir, belki bin, hayat rüyaların…kaybettiklerin, özlediklerin, kendine saygından
özleyemediklerin, yaşanmışlıkların ama daha ziyade yaşanamamışlıkların...
Nasıl ki yeni
günün ne getireceği bilinmez, işte öyle her gece yattığın o derin uykunun seni
ruhunun hangi derinlerine indireceğini bilemez insan...şehirler arası bir tren yolculuğunun
durağanlığında devam eden rüyalar bir gün
birden duvarlara çarpabilir seni... işte o zaman anlarsın aslında
rüyaların da can taşıdığını ve seni çarptığı duvarın sertliğine bağlı inan
gündüzden bile fazla can taşıdığını anlarsın rüyalarda...işe o zaman gecedir
dünya ve dersin ki asıl gündüzmüş rüya...
gün ışığında sen
varsındır, sen ve senin var ettiğin sen...ama gece olunca rüya başlayınca
değişiverir işin rengi; ne sen kalırsın ne de senin yine sana nice emek ördüğü
duvarlar, kaleler, yalanlar.... varlığın olur rüyaların ve yapabilecek bir
şeyin yoktur, kelime oyunlarındaki çare sizsinizin aksine kendinle çaresizsindir yani…
uykusuzluğa
kaçarsın önceleri, katran gibi yapış yapış ve ağırdır uykusuzluk...seni
uykusuzluğa iten her neyse işte onun varlığını kabul etmektir aslında...teslim
olursun sonunda ve kabullenirsin; rüyalar ağrı gibi, acı gibi seni senden
koruyan bir refleks belki....kendine, kendi sesine kulak vermeyip yürümeye
kalktığında canını acıtan ve aklından çıkarmak istediğin ne varsa bangır bangır
bağıran, bir arpa boyu yol aldım diye kendinle böbürlenmeye kalktığında seni
başladığın noktaya götüren....kısacası sağlama...
ve rüyalarının, işte bu sağlamalarına teslim olduğunda ise gecelerin vaat ettiği yaşamdır.... o
kaybettiklerin, özlediklerin, kendine
saygından özleyemediklerin, yaşanmışlıkların, yaşanamamışlıkların...uyumak ise
tüm bu olamamışların yokluğuna rağmen en güzel şey oluverir... yokluğunu,
gitmişliğini, hatta hiç gelmemişliğini tek unutturan nefes... ve içinde sana dair şeyler olan rüyalar, sade hislerim bile olsa gerçeğim olurlar..
hangisi daha
delice? gündüz yaşayıp geceleri ölü olduğunu düşünmek mi yoksa asıl geceleri
rüyalarımızda yaşadığımızı, gündüzleri ise gün ışığında ölü olduğumuzu fark
etmemek mi?
Salı, Ağustos 6
gönül gözüm
artık daha az geliyorsun aklıma, hatta ara sıra desem yeridir; ama o ara sıra aklıma gelişlerinde anlıyorum ki akla gelmek ayrı bir parça olmak ayrı... nefes aldığını düşünmez ya insan ama alır ve devam eder yaşamaya işte öyle bir şey..ve yine nefes aldığını düşündüğünde bozulur ya insanın hayatı işte öyle ritmimi bozuyor aklıma gelişlerin... iyi - kötü bir düzende giden günlerimin tepetaklak gelmesi demek aklıma gelişlerin, sahip olduğum her şeyi bırakıp gitmek demek..ama gitmiyorum, kalıyorum. ağaç gibi yıllar geçtikçe bir katman kabuk kapladım üzerine, bir sonraki yıl bir tane daha, sonra bir tane daha.. gelecek yıl yine bir tane daha..
kabullendim artık gövdemin bir parçası olduğunu ve yüzeye çıkamayacağını..kalsam da kaçsam da, nefes alsam da hatta almasam da..kendimce cevap arıyorum başka bir köşe de artık "yitik" bir hayat için mi yoksa sadece "başka" bir yaşam için mi oynuyorum ve aklıma gelmediğin anlar bütününe uyanıyorum her sabah?? sorularım, soru işaretlerim..cevaplarım olsaydı fena olmazdı hani..
geçenlerden bir resmini gördüm rastgele, sırtını bir ağaca yaslamışsın ve poz vermekten çok uzakta objektife konuşuyorsun sessizce..hüzünlü bir huzurdu sanki gözlerindeki, bir koşuşturmacadan kaostan, hatta belki kendinden yorulmuş bir adamın hayatından saklanmış olmanın verdiği hüzünlü bir huzur...
bu bencesi tabi ki, benim gözümden sen..aslında hiç bir zaman sen olmayan sen. eminim aslı çoook farklıdır, rastgele bakmışsındır kameraya ben yazmışımdır da yazmışımdır altına yok hüzündü yok huzurdu diye..
kendi gözünden - gönlünden görmesin insan..hayat zor!
kabullendim artık gövdemin bir parçası olduğunu ve yüzeye çıkamayacağını..kalsam da kaçsam da, nefes alsam da hatta almasam da..kendimce cevap arıyorum başka bir köşe de artık "yitik" bir hayat için mi yoksa sadece "başka" bir yaşam için mi oynuyorum ve aklıma gelmediğin anlar bütününe uyanıyorum her sabah?? sorularım, soru işaretlerim..cevaplarım olsaydı fena olmazdı hani..
geçenlerden bir resmini gördüm rastgele, sırtını bir ağaca yaslamışsın ve poz vermekten çok uzakta objektife konuşuyorsun sessizce..hüzünlü bir huzurdu sanki gözlerindeki, bir koşuşturmacadan kaostan, hatta belki kendinden yorulmuş bir adamın hayatından saklanmış olmanın verdiği hüzünlü bir huzur...
bu bencesi tabi ki, benim gözümden sen..aslında hiç bir zaman sen olmayan sen. eminim aslı çoook farklıdır, rastgele bakmışsındır kameraya ben yazmışımdır da yazmışımdır altına yok hüzündü yok huzurdu diye..
kendi gözünden - gönlünden görmesin insan..hayat zor!
Pazartesi, Temmuz 29
işler güçler
Steve Jobs'un Stanford Universitesi mezuniyet törenindeki konuşmasını ya da bunun gibi şeylere bakmaya başlamış ve hatta bu konuşmalara, yazılar içinizde bir yerlereki uyuyan rahatsızlığı gıdıklıyorsa yüksek topuklu hayaller kokmaya başlamış ve siz bir yol ayrımındasınız demektir.
çok değil şunun şurasında daha 11 ay oldu 8-5 moduna geçeli ve kontrat son kullanma tarihine sadece 1 ay kalmışken bana gelenler geldi. önümdeki 20-30 yıl boyunca benimle hiçbir alakası olmayan o sunumları, raporları hazırlayıp quarter - half sonları arası performans değerlerine göre başarılı ya da başarısız mı olacağım? fikri bile korkutucu geliyor ve bu sorular kafamda dolanmaya başladığında çıkış yolu arıyorum kendime..ilk adres olan kariyer sitelerine gidip üçyüz beşyüz yere başvurma çabalarım bir kaç iş görüşmesine gittikten sonra halime şükredip popomun üzerine oturmakla son buluyor.. ama ne yazık ki iki üç can sıkıcı toplantı ve manasız rapordan, eve gelip kaç haftadır tekrar eden rituellerden sonra yine aynı heyheyler ile kalıyoruz baş başa... acaba işimi mi sevmiyorum? acaba iş sevilmesi gereken birşey mi? acaba bu yeni mezun halleri mi, alışma sancılarımı? büyünce geçecek mi yoksa zamanla nasırlaşacak ve beklentilerimi düşürüp ben de mi makineleşeceğim?
ben bu döngüde gidip gelirken, elle tutulur bir aksiyon alamasam da en azında yerimi benimsemezken başkalarını düşünmeden edemiyorum; bu karın ağrısını çeken tek kişi olamam herhalde diyorum. onca title almadan önce bu yollardan geçmiş olmalı herkes? ne oldu da devam ettiler? ne oldu da 8-5 çalışmayı benimseyebildiler? umarım bu soruya cevap verebilecek kadar uzun kurumsal hayatın bir parçası olmam ama içimki sese göre bir süre sonra insanlar umut etmeyi ve istemeyi sorgulamayı bıraktılar, kurumsal hayata ayak uydurdular. motivasyonlarını özel sağlık sigorta kapsamlarına, KPI'lara endeksleyip hayatlarının dört çeyreğini mevsimlerden mali yıl takvimlerine çevirdiler.
anlaşılan yine bir yol ağzındayım; ya direnmeyi bırakıp "tecavüz kaçınılmazsa..." mottosuyla alışacağım ve başka bir hayat mümkün mü diye sorgulamayacağım, ya da becerebilirsem bunca zamandır matah birşey sandığım bu kurumsal yaşamı, yüksek topukları, kartvisiyleri, janjanlı ofisleri bir kenara bırakıp sabahları uyanmak için bir sebep olabilecek bir uğraş bulacağım.
yazarken çıktı yine; sabah uyanmak için sebep olabilecek bir uğraş olabilmeli benim işim. metroda giderken gülümsetebilmeli..
çok değil şunun şurasında daha 11 ay oldu 8-5 moduna geçeli ve kontrat son kullanma tarihine sadece 1 ay kalmışken bana gelenler geldi. önümdeki 20-30 yıl boyunca benimle hiçbir alakası olmayan o sunumları, raporları hazırlayıp quarter - half sonları arası performans değerlerine göre başarılı ya da başarısız mı olacağım? fikri bile korkutucu geliyor ve bu sorular kafamda dolanmaya başladığında çıkış yolu arıyorum kendime..ilk adres olan kariyer sitelerine gidip üçyüz beşyüz yere başvurma çabalarım bir kaç iş görüşmesine gittikten sonra halime şükredip popomun üzerine oturmakla son buluyor.. ama ne yazık ki iki üç can sıkıcı toplantı ve manasız rapordan, eve gelip kaç haftadır tekrar eden rituellerden sonra yine aynı heyheyler ile kalıyoruz baş başa... acaba işimi mi sevmiyorum? acaba iş sevilmesi gereken birşey mi? acaba bu yeni mezun halleri mi, alışma sancılarımı? büyünce geçecek mi yoksa zamanla nasırlaşacak ve beklentilerimi düşürüp ben de mi makineleşeceğim?
ben bu döngüde gidip gelirken, elle tutulur bir aksiyon alamasam da en azında yerimi benimsemezken başkalarını düşünmeden edemiyorum; bu karın ağrısını çeken tek kişi olamam herhalde diyorum. onca title almadan önce bu yollardan geçmiş olmalı herkes? ne oldu da devam ettiler? ne oldu da 8-5 çalışmayı benimseyebildiler? umarım bu soruya cevap verebilecek kadar uzun kurumsal hayatın bir parçası olmam ama içimki sese göre bir süre sonra insanlar umut etmeyi ve istemeyi sorgulamayı bıraktılar, kurumsal hayata ayak uydurdular. motivasyonlarını özel sağlık sigorta kapsamlarına, KPI'lara endeksleyip hayatlarının dört çeyreğini mevsimlerden mali yıl takvimlerine çevirdiler.
anlaşılan yine bir yol ağzındayım; ya direnmeyi bırakıp "tecavüz kaçınılmazsa..." mottosuyla alışacağım ve başka bir hayat mümkün mü diye sorgulamayacağım, ya da becerebilirsem bunca zamandır matah birşey sandığım bu kurumsal yaşamı, yüksek topukları, kartvisiyleri, janjanlı ofisleri bir kenara bırakıp sabahları uyanmak için bir sebep olabilecek bir uğraş bulacağım.
yazarken çıktı yine; sabah uyanmak için sebep olabilecek bir uğraş olabilmeli benim işim. metroda giderken gülümsetebilmeli..
Pazartesi, Haziran 17
işin rengi değişti!
Dün akşam Cihangir'deydim. Direniş'in 20. günüydü ve her ne hikmet ise hala baret..vs gibi koruma aracımız yoktu - çünkü biz savaşa gitmiyoruz, çünkü bu başışçı bir eylem..
Daha bareti olmayanın satırı, sopası ve döner bıçağı da olmuyor hal böyle olunca…ama Karaköy'de Asmalı'da "ya allah diyen satırlı bey amcalar vardı"
Kaç kişiydik bilmiyorum, hele Kazlıçeşme ya da diğer mitinglere katılanlara oranımızı hiç umursamıyorum; ama evlerinden “çocukların elleri yanmasın” diye mutfak eldiveni atan teyzeleri, sokağa kova kova su taşıyan amcaları ve bizleri gözaltına alınmaktan kurtaran o çifti biliyorum. Hiç tanımadığım halde günlerdir, tv’den polisin nerden geldiğini haber veren, nasılsın iyi misin diye soran, evini açan insanları biliyorum. Sabah’ın 3’üne kadar çalınan tencere tavaları …
sokağa çıkanlar sadece görünen yüz ama evlerinde direnen daha büyük ve daha güçlü insanlar var..
kısacası günlerdir yaşananlar ve özellikle bu haftasonu çok kötü bir kabus gibiydi, şu anda sadece suskun bir kalabalık olmayı ve sessizce taksim meydanında, gezi parkında oturmayı istiyorum, biz susalım ki içlerinde kendilerinden büyük kin taşıyanlar, nefretlerinden, hırs çığlıklarından başka birşey duyamasın.. ben artık sadece susup oturmak istiyorum sokakta..
Daha bareti olmayanın satırı, sopası ve döner bıçağı da olmuyor hal böyle olunca…ama Karaköy'de Asmalı'da "ya allah diyen satırlı bey amcalar vardı"
Kaç kişiydik bilmiyorum, hele Kazlıçeşme ya da diğer mitinglere katılanlara oranımızı hiç umursamıyorum; ama evlerinden “çocukların elleri yanmasın” diye mutfak eldiveni atan teyzeleri, sokağa kova kova su taşıyan amcaları ve bizleri gözaltına alınmaktan kurtaran o çifti biliyorum. Hiç tanımadığım halde günlerdir, tv’den polisin nerden geldiğini haber veren, nasılsın iyi misin diye soran, evini açan insanları biliyorum. Sabah’ın 3’üne kadar çalınan tencere tavaları …
sokağa çıkanlar sadece görünen yüz ama evlerinde direnen daha büyük ve daha güçlü insanlar var..
kısacası günlerdir yaşananlar ve özellikle bu haftasonu çok kötü bir kabus gibiydi, şu anda sadece suskun bir kalabalık olmayı ve sessizce taksim meydanında, gezi parkında oturmayı istiyorum, biz susalım ki içlerinde kendilerinden büyük kin taşıyanlar, nefretlerinden, hırs çığlıklarından başka birşey duyamasın.. ben artık sadece susup oturmak istiyorum sokakta..
Çarşamba, Haziran 5
#direngeziparki
bugün itibari ile 8. gününü yaşadığımız direniş hakkında ahkam kesmeyeceğim ki bence başbelası sosyal medya bunu benim için halletti :) Ama günlerdir yüzümden gitmeyen bir gülümseme var buna değinmeden edemeyeceğim.. ben İzmirli apolitik bir ailenin apolitik kızıyım..siyasetle aram hiç iyi olmadı - çoğu zaman ders kitaplarının satır aralarına sıkıştırılmaya çalışılan siyaset alt metinlerine bile alet olamadım.. o derece uzak oldum.. ama sesini çıkaramamış bir neslin " ümidimiz gençlerdi, onlar da ne haldeler... biz de bu ülkeyi sizlere emanet ediyoruz. peh ! ... vs" gibi kendi fısıldayamadıklarını bizim haykırmamız gerektiğine dair serzenişleri ile büyüdüğümün de altını sprey boyayla çizerim. Her yeni öğretim yılı boynumu biraz daha eğmem gerek gibiydi çünkü hala devrim yapmamış, annemin babamın ve öğretmenlerimin hayallerini kurtarmamıştım.. ama diğer yandan da okul müdürüne soru sorduğum için hizaya çekilmiş - adım futbol oynadığım için erkek fatma'ya çıkarılmış - yemekhane yemeklerinin iyileştirilmesini istediğim için Somalili çocuklara ve dünya açlığına nankörülük etmiş oldum( ! ) perhizde lahana turşusu yenmezmiş anladık.
Sonra yıllar yılı siyasetten anlayacağım günü bekledim; daha çok kitap - gazete okudum, daha çok IR (International Relations), POL (Politics) kodlu ders aldım.. yok bünyeye ağır geldi bu sefer.. ben dinledikçe - okudukça - yazdıkça yönetenlere diş biledim.. çünkü kesinlikle aynı dili konuşmuyorduk.. birimiz hak diyordu birimiz rant ile mantık denklemi ve oturduğumuz koltuklar gereği bu iki kelime bir yerde denklenemiyordu. Demek ki benim anlayamadığım bir şeyler vardı, büyüyüp adam olacağım, bana mantık hatası gelenleri anlayabileceğim günü bekledim.
Aslında itiraf ediyorum ki hala anlamıyorum siyasetten; ama artık biliyorum ki anlamam da gerekmiyormuş zaten. Bir insanın hayır diyebilmesi için hokkabaz, cambaz, dilbaz olması gerekmiyormuş.. Cumhurbaşkanları ve koalisyon hükümetlerinin sağını solunu bilmesi gerekmiyormuş.. ideolojik korkulların temellerinde yatan yatırları da bilmesi gerekmiyormuş. Aslında bu kadar basitmiş; #direngeziparkı
Canım öğretmenim, anneceğim, komşu teyzem; belki sizlerin alıştığı ya da hayal ettiğiniz gibi bir "hayır" olmadı, belki biz kendi "hayır" deme yolumuzu bulduk.. belki de artık bu oyunu sizin değil bizim oyuncaklarımızla oynayacağımızın işaretini verdik.. ama artık biliyorum ki;
bugün benim çocuğumun hayatı değişti..
bugün torunumun da hayatı değişti..
bugün yarın değişti..
işte buyüzden ben yaşadığımı,varlığımı, gücümü ve insanlığımı hissettim. işte buyüzden yüzümde sebepsiz bir gülümseme ve bu gülümsemeyi paylaşma isteği var..
bugün herşey değişti..
Sonra yıllar yılı siyasetten anlayacağım günü bekledim; daha çok kitap - gazete okudum, daha çok IR (International Relations), POL (Politics) kodlu ders aldım.. yok bünyeye ağır geldi bu sefer.. ben dinledikçe - okudukça - yazdıkça yönetenlere diş biledim.. çünkü kesinlikle aynı dili konuşmuyorduk.. birimiz hak diyordu birimiz rant ile mantık denklemi ve oturduğumuz koltuklar gereği bu iki kelime bir yerde denklenemiyordu. Demek ki benim anlayamadığım bir şeyler vardı, büyüyüp adam olacağım, bana mantık hatası gelenleri anlayabileceğim günü bekledim.
Aslında itiraf ediyorum ki hala anlamıyorum siyasetten; ama artık biliyorum ki anlamam da gerekmiyormuş zaten. Bir insanın hayır diyebilmesi için hokkabaz, cambaz, dilbaz olması gerekmiyormuş.. Cumhurbaşkanları ve koalisyon hükümetlerinin sağını solunu bilmesi gerekmiyormuş.. ideolojik korkulların temellerinde yatan yatırları da bilmesi gerekmiyormuş. Aslında bu kadar basitmiş; #direngeziparkı
Canım öğretmenim, anneceğim, komşu teyzem; belki sizlerin alıştığı ya da hayal ettiğiniz gibi bir "hayır" olmadı, belki biz kendi "hayır" deme yolumuzu bulduk.. belki de artık bu oyunu sizin değil bizim oyuncaklarımızla oynayacağımızın işaretini verdik.. ama artık biliyorum ki;
bugün benim çocuğumun hayatı değişti..
bugün torunumun da hayatı değişti..
bugün yarın değişti..
işte buyüzden ben yaşadığımı,varlığımı, gücümü ve insanlığımı hissettim. işte buyüzden yüzümde sebepsiz bir gülümseme ve bu gülümsemeyi paylaşma isteği var..
bugün herşey değişti..
Pazartesi, Haziran 3
hayaletlerim
ne zamandır yazmıyorum, farkettim ki bana iyi gelmiyor yazmak.. ya da yalana ne gerek var, ben bana iyi gelmiyorum ..garip bir ben çıkıyor içimden yazarken iki ben arasında sıkışan..
şimdi neresinden başlasam bilmiyorum kafamdaki dağınık düşüncelerin..
aslında belki de hiç iyi bir fikir değil yazmak; kaç yılda, nice can havli ile dağıttığım o hallerimi toplamak...tekrar yaşamak belki tekrar ağlamak ve hatta tekrar paralanmak.
ama yazmasam da kaçamıyorum - yapamıyorum işte, her ne kadar zaman da geçse, hayat kendini tekrar da etse ve hatta ben her gün yüreğimin sesini inkar da etsem takıldım kaldım kalbimin çocuk sesine. inat işte, karanlık odalara kapattım, ödüllendirdim, gezdirdim şımarttım, yeni sevgiler sunmaya çalıştım, yeni oyuncaklar aldım..yaşamaya çalıştım ama yine de geçmedi yüreğimdeki ağırlık, bitmedi.
hayaletler kaldı geriye, en ufak bir hatamı affetmeden geri gelen, kalbimi ağzıma getiren, kanımı çeken ve dünyanın en karanlık yerine kaçıp yok olasımı getiren hayalet benler kaldı geriye..şuurumun zayıfladığı anlar ve güçlü anları arasına sıkışan..yabancı bir ben kaldım geriye..
unutmam gereken sendin, geçmesi hatta artık bir yabancı olması gerken sendin... yaşadıklarıma, yaptıklarıma, çocukluklarıma gülüp geçebilmesi gereken bendim; yaşamın optimalinde böyle olmalıydı herşey ve yine ben kalabilmeliydim geriye. belki canı acımış ama büyümüş ve sonunda yaşadığı herşeye değmiş - mutlu olmuş ben kalmalıydım. Neden olmadı?
"neden olmadı?" belki çok dolandırmadan ve beş bilinmeyenli denklemler kurmadan bunun cevabını verebilseydim kendime ya da yazılı formulunu bulabilseydim yetecekti sanırım..sahi sen biliyor musun bunu cevabını?
ben çıkamıyorum artık içinden; eğer gerçekten sevdiysen birisini, nefesin gibi kendin gibi ömrün gibi ve kaybetiysen iyileşmek mümkün mü? kendini giden ile kaybetmemek, tam bir parça olarak var olabilmek mümkün mü?..asıl soru yeniden etinle canınla, hayellerinle sevebilmek ama bu sefer gülümseyebilmek mümkün mü? yoksa kabullenmek mi gerek insanlığın olgunlaşmak dediği nasırlaşmayı? Sanki kumar masasında "ya hep ya hiçe" oynanmış tek bir el oyundan zengin olma hayallerini masada bırakarak kalkan bir adam gibi kravat gevşetmeli ve mesai saatlerime geri mi dönmeliyim? ve en iyi ihtimale razı gelip yürümeli miyim? ya hep ömrüm boyunca böyle arkaya bakarsam? ya hem ararsam ? ya hep acabalarla uyursam geceleri?
ya da aksini yapıp ömrümü harcarsam? bir hayalin peşinden koşup mutsuz treni kaçmış bir hayalperest olursam?
dedim ya yabancı olması gereken sendin ve durup kendim için gülümseyebilmesi gereken bendim. ama olmadı. kaç yıl sonra yine tramvay rayları üzerinde-elinde kameran yürürken görünce seni farkettim ki hayatımdaki en tanıdık şeydin, elim yüzüm gözüm yabancıydı, ben yabancıydım, tuttuğum el yabancıydı..
hem korkuyordum bu andan hem bekliyordum içten içe hapisten salınmayı bekleyen mazoşist bir umutla..
kanım çekildi, nefesim kesildi ama başımı çevirmedim bile. yürüdüm sadece, yürüdüm-eskisi gibi bir yüreğim olsaydı koşardım geriye; senin sarılmayacağını, hata olduğunu hatta seni kaybedeceğimi bile bile geçerdim önüne, sarılırdım, kokunu içime çeker gözlerimi kapatırdım, üstüne ağlardım..gerekirse günlerce ağlardım, ağlardım ama çıkardım önüne.
ama yürüdüm işte..hayaletlerim tencere tava çalıyor içimdeki diktatör hükümete ve ben anlatılmaz bir çağresizlik hissediyorum artık. herşeyden, herkesten büyük, heryerimi kaplayan bir çağresizlik...
anlayabilir miydin beni?
şimdi neresinden başlasam bilmiyorum kafamdaki dağınık düşüncelerin..
aslında belki de hiç iyi bir fikir değil yazmak; kaç yılda, nice can havli ile dağıttığım o hallerimi toplamak...tekrar yaşamak belki tekrar ağlamak ve hatta tekrar paralanmak.
ama yazmasam da kaçamıyorum - yapamıyorum işte, her ne kadar zaman da geçse, hayat kendini tekrar da etse ve hatta ben her gün yüreğimin sesini inkar da etsem takıldım kaldım kalbimin çocuk sesine. inat işte, karanlık odalara kapattım, ödüllendirdim, gezdirdim şımarttım, yeni sevgiler sunmaya çalıştım, yeni oyuncaklar aldım..yaşamaya çalıştım ama yine de geçmedi yüreğimdeki ağırlık, bitmedi.
hayaletler kaldı geriye, en ufak bir hatamı affetmeden geri gelen, kalbimi ağzıma getiren, kanımı çeken ve dünyanın en karanlık yerine kaçıp yok olasımı getiren hayalet benler kaldı geriye..şuurumun zayıfladığı anlar ve güçlü anları arasına sıkışan..yabancı bir ben kaldım geriye..
unutmam gereken sendin, geçmesi hatta artık bir yabancı olması gerken sendin... yaşadıklarıma, yaptıklarıma, çocukluklarıma gülüp geçebilmesi gereken bendim; yaşamın optimalinde böyle olmalıydı herşey ve yine ben kalabilmeliydim geriye. belki canı acımış ama büyümüş ve sonunda yaşadığı herşeye değmiş - mutlu olmuş ben kalmalıydım. Neden olmadı?
"neden olmadı?" belki çok dolandırmadan ve beş bilinmeyenli denklemler kurmadan bunun cevabını verebilseydim kendime ya da yazılı formulunu bulabilseydim yetecekti sanırım..sahi sen biliyor musun bunu cevabını?
ben çıkamıyorum artık içinden; eğer gerçekten sevdiysen birisini, nefesin gibi kendin gibi ömrün gibi ve kaybetiysen iyileşmek mümkün mü? kendini giden ile kaybetmemek, tam bir parça olarak var olabilmek mümkün mü?..asıl soru yeniden etinle canınla, hayellerinle sevebilmek ama bu sefer gülümseyebilmek mümkün mü? yoksa kabullenmek mi gerek insanlığın olgunlaşmak dediği nasırlaşmayı? Sanki kumar masasında "ya hep ya hiçe" oynanmış tek bir el oyundan zengin olma hayallerini masada bırakarak kalkan bir adam gibi kravat gevşetmeli ve mesai saatlerime geri mi dönmeliyim? ve en iyi ihtimale razı gelip yürümeli miyim? ya hep ömrüm boyunca böyle arkaya bakarsam? ya hem ararsam ? ya hep acabalarla uyursam geceleri?
ya da aksini yapıp ömrümü harcarsam? bir hayalin peşinden koşup mutsuz treni kaçmış bir hayalperest olursam?
dedim ya yabancı olması gereken sendin ve durup kendim için gülümseyebilmesi gereken bendim. ama olmadı. kaç yıl sonra yine tramvay rayları üzerinde-elinde kameran yürürken görünce seni farkettim ki hayatımdaki en tanıdık şeydin, elim yüzüm gözüm yabancıydı, ben yabancıydım, tuttuğum el yabancıydı..
hem korkuyordum bu andan hem bekliyordum içten içe hapisten salınmayı bekleyen mazoşist bir umutla..
kanım çekildi, nefesim kesildi ama başımı çevirmedim bile. yürüdüm sadece, yürüdüm-eskisi gibi bir yüreğim olsaydı koşardım geriye; senin sarılmayacağını, hata olduğunu hatta seni kaybedeceğimi bile bile geçerdim önüne, sarılırdım, kokunu içime çeker gözlerimi kapatırdım, üstüne ağlardım..gerekirse günlerce ağlardım, ağlardım ama çıkardım önüne.
ama yürüdüm işte..hayaletlerim tencere tava çalıyor içimdeki diktatör hükümete ve ben anlatılmaz bir çağresizlik hissediyorum artık. herşeyden, herkesten büyük, heryerimi kaplayan bir çağresizlik...
anlayabilir miydin beni?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)