Çarşamba, Eylül 17

zaaf, zerafet, zafiyet

Banliyö trenin penceresinden şehrin zavallı ve dökük silueti geçerken gördüğü bu en çirkin köşelerinin dahi İstanbul’un büyüsünü bozamadığını düşündü kadın… Sevmek böyle olsa gerek diyerek gülümsedi ve bir şehri böylesine sevdiği için kendini bu şehre ait ve huzurlu hissetti.

Aslında en kırılgan ve bir o kadar da cesur yanıydı belki bu; insanların, şehirlerin ya da aşık olduğu adamın en kötü sureti dahi yüreğindeki değerlerini azaltmaz, büyülerini  bozamaz aksine tatlı bir gerçeklik katardı. Onlar ne yaparsa yapsın aklı “yeter “ diyerek yumruğunu vurup kalkmazdı masadan..hep yüreği karar verirdi ve bir gün bir akıl tarafından terk edilirdi.

Şaşırtıcı mı? - Değil asla; içinden ya da dışından neresinden bakarsan bak en basit ve olası son!

Yolun uzunluğu, şehrin yırtık etekleri ve "aşk"ın bozulmaz büyüsü hikayesi bir çoğuna göre salaklığın daniskası..belki öyle belki de değil? Bu sorunun cevabında gizliyken her şey ve hayatı, bir şey söyleyebilmek için çok erkendi. Ama bir şehrin siluetini dahi kendine ayna olarak kullanan bir kadın için ancak bilinçli zayıflık olabilir ama asla salaklığı değildi bu.

Ama merakı insanın zafiyeti; keşke bilebilseydi..salaklık mıydı bu yoksa yaşamın ta kendisi mi?

Çarşamba, Ağustos 13

Çocu/k/adın



Sahil kentinin sakin biraz da miskin ritminde ama güzel anılarla doluydu çocukluğu;
çağla ve nar ağaçları arasında anneannesinin o tek katlı evi, bahçedeki yedi veren limonu ve anneannesinin çay saatleri.. sonra iki mandalina ağacı ve o ağaçların saklambaçla geçen uzun yaz geceleri gibi bereketli mandalinleri... evin bahçeye bakan serin ve kuytu odasında uyuduğu o uzun, derin, sonsuzmuş gibi gelen uykuları ve bitmeyecek gibi gelen yaz tatilleri..

bu ev hep tatili çağrıştırmıştı ona, annesi ile babasının bitmez kavgalarından, bağrışma, hakaret, huzursuzluk ve çaresizliklerinden kaçarak geldiği bu evde saklamıştı hatırlamak istediği her şey...babanın anneye kaldırdığı eli unutup komşu neriman teyzeyi koydu yerine, hep çarpılarak kapanan ev kapısını bisiklet yarışlarıyla, anneannesinin içinde ne olduğunu tam bilemediği derin ve eski sandıkları gibiydi babası ve onun hatırlattığı her şey... meğer o sandıklarda biraz ıvır zıvır biraz da çeyiz saklarmış anneannesi..gelecek bir zamanda açılıp tozlarından silkinerek kullanacak çeyizler..

işte o çeyizler gibi saklamış meğer kadında o kırık kırsık hatıraları ama bir bütün olan huzursuz duyguları içinde..belki çokça çocukça bir içgüdüyle evindeki şiddete gözlerini kapatmış ve narlı bahçeleri varsaymış hayatını..

yıllar geçip de zaman kemale erince ve babanın çehresi başka bir erkekte belirince çıkıvermiş çeyizler sandığın içinden... sanki bugüne kadar anneannesin tek katlı evindeydi ama birden bire baba evine dönüverdi...kapılar çarpılmaya, sesler yükselmeye, kontroller de insanlıkla birlikte kaybedilmeye başlanmıştı... gerçek olduğuna inanamadı dürüstçesi inanmak istemedi; aynı annesi gibi..şans verdi ama adamın yüzündeki baba gitmedi..şans vermek istedi ama baba daha çok yerleşti..artık reddedemedi!

aynı hayatı, babası ve nar bahçeleri gibi;
şiddet de gerçekti
bir insanın gerçeğiydi
sandıklara saklamak için çok geçti
ve kadın çok gençti
aynı annesi gibi...

Çarşamba, Ağustos 6

ömür kömür


havadan mı mevsimden mi yoksa ay ile güneşin esrarengiz konularından mı bilmem ama bugünlerde kime dokunsam bir bıkkınlık bir bezginlik akıyor üzerlerinden. kimse mutlu değil sanki.  sanki si fazla , herkes bir gitme telaşı içinde; işinden, eşinden, şehirden, evinden kimisi ise hayatının ta kendisinden. bir çoğu bu gitme dürtüsünün nereden geldiğine bile cevap bulamazken, "gitme" eylemini kendine kabe almış yürüyor. o gidecek ve her şey düzelecek.. ( gitme'nin dayanılmaz cazibesine kaç kez kapıldım bilmiyorum ama hiç bir gitmenin çözüm olmadığını biliyorum. bazen gitmeler yerine kalsaydım, alışır-uyuşur ve mutlu olurdum belki.. )

kimisi hayatının hayallerine uymadığından başarısız ve mutsuz olup başarılı bir kararla işi gücü sevgiliyi bırakıp gidiyor.. kimisi ise başarılı çok başarılı ama içindeki derin başarısızlık duygusu gitgide büyüyor, boğuyor.. işte bu kimisi kendinden gidiyor... çünkü bu hayattan kendisi için ne istediğini bilmiyor. nasıl biri olmak istiyoruz? nerede gözümüzü açıp kapatmak, kimi neyi koklamak, neyi üretmek ya da üretmemek?

başarılı ya da başarısız tartışmasından uzakta bu soruların cevaplarını kendine verebilenler çok şanslı ve veremeyenlere göre çok adım öndeler.

ben kendi adıma bu soruları hiç sormamışım kendime..ailemin sahip olduklarına benzer standartlarda bir yaşam için, benzerliğe doğru koşmuşum da koşmuşum.. "hayata atılmak" dedikleri il sınırı dışında ve çeyrek yüzyıl sonrasında yılardır bekleyip durduğum o hayatımı yaşamak tiradından çoook uzaktayım. neyi sorusuna cevap vermeden bir sonraki zamana ertelediğim yaşamak eylemi ile  ne yapacağımı bilmiyorum. bunu düşündüğümde yapış yapış oluyor gecem gündüzüm.

yaşayabilmek için katlanılan gün ışığı sorumlulukları ve asıl yaşamak için ise bitmesin diye gıdım gıdım yaşanan geceler.. işte tam da o gecelerde kendimi bir araya toplamaya çalışırken hayatımı parça parça ediyorum.  işimin eşimin evimin üzerine bir çizik atıp soruyorum kendime .. ee şimdi? çok ses var ama hiç cevap yok kafamın içinde.. çünkü başka bir stresi var insan hayatının ikinci çeyreğinin çünkü bu ikinci çeyrek insan soyunun en verimli zamanları, çünkü insan bu yaşlarda ne yaptı yaptı sonrası sanki ankara - van treni uzun ince bir yol...

e yani?

yani si şu kaygılarım biraz sakinlediğinde, kafamın içindeki sesler tam ve anlamlı bir cümle değil ama en azından başlangıç olabilecek kelimelere dönüştüğünde netleşen tek bir şey var o da hayatımı nasıl yaşayacağım hakkında o kadar zaman harcıyorum ki yaşamaya zaman kalmıyor ...

Cumartesi, Nisan 19

bundan beş yıl sonra..

19 nisan 2008;

bunda  bir yıl önce sadece üç ay 19 gündür seninle bu hayat dedikleri tesadüfler sisteminin farklı bir katmanında yaşıyorduk..

tam bir yıl önce hayatımda olmanın nefesimi kesen mutluluğu ile ellerimden kayıp gideceğin paranoyaları içinde cennetle cehennem arasında gelip gidiyordum ve bundan tam bir yıl sonra ise sadece cehennemimi yaşıyorum. Peki ya bundan  5 yıl sonra?

garip hisler var içimde ki bu hisler bana bundan ne 5 yıl ne de 10 yıl sonrasında birşeylerin değişmeyeceğini söylüyor..kim bilir? göreceğiz..

şu aralar sık sık dönüp bakıyorum da; ne kadar çok yanlış yapmışım...yanlış olduğunu bile bile..hata olduğunu bile bile..ama kızamıyorum kendime..sen gidiyordun ve ben ölüyordum. sonuçları ne olursa olsun denizin dibinde boğulmak üzereyken, yüzeyde hava değil de soluduğunda o an onu öldüreceğini bir zehir olduğunu bile bile suyun yüzeyine çıkmak için elinden geleni yapacak birisi gibi yaptım o hataları..bir daha yapar mıyım? korkarım ki hayır? korkarım bir daha seni bile sevemen bu kadar...

ama kim bilir belki bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra?? senin de giderken dediğin gibi, beni benim seni sevdiğim gibi birisi çıkar karşıma ve arkama dönüp de tebessüm ile anarım seni, senliğini, seninle olan benliğimi..kimbilir..kimbilir ??

bazen düşüncelerim düşlerim sakinlediğinde temize çekiyorum kendimi, diyorum ki aslında o kısacık
364 gün boyunca sen hep gidiyordun ve ben bunu hep biliyordum. nereye gideceğini bilmediğin o nadir zamanlarda bir peçeteye benim için iki kelime karaladığında ya da çocuk'u yazdığında mutluluktan aklım yüreğime karışırdı da yazılanı bile tam anlayamazdım. aklım gözlerimin mutluluk yaşına dolardı..şimdi tekrar okuduğumda anlıyorum ancak ve diyorum ki o kadar korkmasaydım.. daha az sevseydim daha az nefessiz kalsaydım belki daha farklı olursu..sonra diyorum ki kandırma kendini sevmek olsaydı aslolan hiç bir şey neden, sebep olamazdı gidişine, ben bile... sadece senden başka..

dönüp dönüp başa gelen bir hikaye işte benimkisi..eskimeyen ama tozlanan, tek bi kelime ile tozlarından arınan ve dipdiri yüreğime oturan...

hesaplaşmayı bıraktığımda bu soru düşüyor aklıma; peki ya seni benim sevdiğim gibi kimse sevecek mi çocuk? bundan 5 yıl 10 yıl sonra?

özlemimle..

Pazartesi, Ocak 13

rüya

ayrı bir dünya uyku ve ayrı bir, belki bin, hayat rüyaların…kaybettiklerin,  özlediklerin, kendine saygından özleyemediklerin, yaşanmışlıkların ama daha ziyade yaşanamamışlıkların...

Nasıl ki yeni günün ne getireceği bilinmez, işte öyle her gece yattığın o derin uykunun seni ruhunun hangi derinlerine indireceğini bilemez insan...şehirler arası bir tren yolculuğunun durağanlığında devam eden rüyalar bir gün  birden duvarlara çarpabilir seni... işte o zaman anlarsın aslında rüyaların da can taşıdığını ve seni çarptığı duvarın sertliğine bağlı inan gündüzden bile fazla can taşıdığını anlarsın rüyalarda...işe o zaman gecedir dünya ve dersin ki asıl gündüzmüş rüya...

gün ışığında sen varsındır, sen ve senin var ettiğin sen...ama gece olunca rüya başlayınca değişiverir işin rengi; ne sen kalırsın ne de senin yine sana nice emek ördüğü duvarlar, kaleler, yalanlar.... varlığın olur rüyaların ve yapabilecek bir şeyin yoktur, kelime oyunlarındaki çare sizsinizin aksine  kendinle çaresizsindir yani…

uykusuzluğa kaçarsın önceleri, katran gibi yapış yapış ve ağırdır uykusuzluk...seni uykusuzluğa iten her neyse işte onun varlığını kabul etmektir aslında...teslim olursun sonunda ve kabullenirsin; rüyalar ağrı gibi, acı gibi seni senden koruyan bir refleks belki....kendine, kendi sesine kulak vermeyip yürümeye kalktığında canını acıtan ve aklından çıkarmak istediğin ne varsa bangır bangır bağıran, bir arpa boyu yol aldım diye kendinle böbürlenmeye kalktığında seni başladığın noktaya götüren....kısacası sağlama...

ve rüyalarının, işte bu sağlamalarına teslim olduğunda ise gecelerin vaat ettiği yaşamdır.... o kaybettiklerin,  özlediklerin, kendine saygından özleyemediklerin, yaşanmışlıkların, yaşanamamışlıkların...uyumak ise tüm bu olamamışların yokluğuna rağmen en güzel şey oluverir... yokluğunu, gitmişliğini, hatta hiç gelmemişliğini tek unutturan nefes... ve içinde sana dair şeyler olan rüyalar, sade hislerim bile olsa gerçeğim olurlar..


hangisi daha delice? gündüz yaşayıp geceleri ölü olduğunu düşünmek mi yoksa asıl geceleri rüyalarımızda yaşadığımızı, gündüzleri ise gün ışığında ölü olduğumuzu fark etmemek mi?

Salı, Ağustos 6

gönül gözüm

artık daha az geliyorsun aklıma, hatta ara sıra desem yeridir; ama o ara sıra aklıma gelişlerinde anlıyorum ki akla gelmek ayrı bir parça olmak ayrı... nefes aldığını düşünmez ya insan ama alır ve devam eder yaşamaya işte öyle bir şey..ve yine nefes aldığını düşündüğünde bozulur ya insanın hayatı işte öyle ritmimi bozuyor aklıma gelişlerin... iyi - kötü bir düzende giden günlerimin tepetaklak gelmesi demek aklıma gelişlerin, sahip olduğum her şeyi bırakıp gitmek demek..ama gitmiyorum, kalıyorum. ağaç gibi yıllar geçtikçe bir katman kabuk kapladım üzerine, bir sonraki yıl bir tane daha, sonra bir tane daha.. gelecek yıl yine bir tane daha..
kabullendim artık gövdemin bir parçası olduğunu ve yüzeye çıkamayacağını..kalsam da kaçsam da, nefes alsam da hatta almasam da..kendimce cevap arıyorum başka bir köşe de artık "yitik" bir hayat için mi yoksa sadece "başka" bir yaşam için mi oynuyorum ve aklıma gelmediğin anlar bütününe uyanıyorum her sabah?? sorularım, soru işaretlerim..cevaplarım olsaydı fena olmazdı hani..

geçenlerden bir resmini gördüm rastgele, sırtını bir ağaca yaslamışsın ve poz vermekten çok uzakta objektife konuşuyorsun sessizce..hüzünlü bir huzurdu sanki gözlerindeki, bir koşuşturmacadan kaostan, hatta belki kendinden yorulmuş bir adamın hayatından saklanmış olmanın verdiği hüzünlü bir huzur...
bu bencesi tabi ki,  benim gözümden sen..aslında hiç bir zaman sen olmayan sen. eminim aslı çoook farklıdır, rastgele bakmışsındır kameraya ben yazmışımdır da yazmışımdır altına yok hüzündü yok huzurdu diye..

kendi gözünden - gönlünden görmesin insan..hayat zor!


Pazartesi, Temmuz 29

işler güçler

Steve Jobs'un Stanford Universitesi mezuniyet törenindeki konuşmasını ya da bunun gibi şeylere bakmaya başlamış ve hatta bu konuşmalara, yazılar içinizde bir yerlereki uyuyan rahatsızlığı gıdıklıyorsa yüksek topuklu hayaller kokmaya başlamış ve siz bir yol ayrımındasınız demektir.

çok değil şunun şurasında daha 11 ay oldu 8-5 moduna geçeli ve kontrat son kullanma tarihine sadece 1 ay kalmışken bana gelenler geldi. önümdeki 20-30 yıl boyunca benimle hiçbir alakası olmayan o sunumları, raporları hazırlayıp quarter - half sonları arası performans değerlerine göre başarılı ya da başarısız mı olacağım? fikri bile korkutucu geliyor ve bu sorular kafamda dolanmaya başladığında çıkış yolu arıyorum kendime..ilk adres olan kariyer sitelerine gidip üçyüz beşyüz yere başvurma çabalarım  bir kaç iş görüşmesine gittikten sonra halime şükredip popomun üzerine oturmakla son buluyor.. ama ne yazık ki  iki üç can sıkıcı toplantı ve manasız rapordan, eve gelip kaç haftadır tekrar eden rituellerden sonra yine aynı heyheyler ile kalıyoruz baş başa... acaba işimi mi sevmiyorum? acaba iş sevilmesi gereken birşey mi? acaba bu yeni mezun halleri mi, alışma sancılarımı? büyünce geçecek mi yoksa zamanla nasırlaşacak ve beklentilerimi düşürüp ben de mi makineleşeceğim?

ben bu döngüde gidip gelirken, elle tutulur bir aksiyon alamasam da en azında yerimi benimsemezken başkalarını düşünmeden edemiyorum; bu karın ağrısını çeken tek kişi olamam herhalde diyorum. onca title almadan önce bu yollardan geçmiş olmalı herkes? ne oldu da devam ettiler? ne oldu da 8-5 çalışmayı benimseyebildiler? umarım bu soruya cevap verebilecek kadar uzun kurumsal hayatın bir parçası olmam ama içimki sese göre bir süre sonra insanlar umut etmeyi ve istemeyi sorgulamayı bıraktılar, kurumsal hayata ayak uydurdular. motivasyonlarını özel sağlık sigorta kapsamlarına, KPI'lara endeksleyip hayatlarının dört çeyreğini mevsimlerden mali yıl takvimlerine çevirdiler.

anlaşılan yine bir yol ağzındayım;  ya direnmeyi bırakıp "tecavüz kaçınılmazsa..." mottosuyla alışacağım ve başka bir hayat mümkün mü diye sorgulamayacağım, ya da becerebilirsem bunca zamandır matah birşey sandığım bu kurumsal yaşamı, yüksek topukları, kartvisiyleri, janjanlı ofisleri bir kenara bırakıp sabahları uyanmak için bir sebep olabilecek bir uğraş bulacağım.

yazarken çıktı yine; sabah uyanmak için sebep olabilecek bir uğraş olabilmeli benim işim. metroda giderken gülümsetebilmeli..