Pazar, Ağustos 7

envanter sayımı

Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın; sussan acıtır...konuşsan kanatır..


oğuz atay'ın bilmem hangi kitabında okuduğum bu sözler ile kaldırdım kafamı durgunluğumdan. edip gittiğinden beri kaç saattir bu halde oturuyorum koltukta acaba?  kış olsa havaya sebep bulurdum ya; şimdi oda değil..
garip bir gün geçirdim. kendi sessiz gürültüm ile..kimseyi aramadım kimseyle konuşmadım, kendimle bile..ola da konuşmaya yeltensem ağzımdan bir anlamlı ses çıkmayacaktı sanki..sustum ben de.sadece halet-i ruhiyemi yaşadım. olur ya insan ne zaman iki ipin ucunu bir birine bağlamaya çalışsa ya da bir şeyleri içinden çıkamasa kısacası kendine dönse bir yerleri toplamaya kalkar ya işte ben de başladım haftalardır beynimin içindeki çöplüğe benzettiğim evimi toplamaya.. bağlamaya çalışacağım ipleri arıyordum bir yerlerde; çamaşır yıkadım, orayı burayı topladım, makyaj çantamdaki biten ıvır zıvırları attım..her eşyaya dokundum...eşya diyip de geçmemek lazım. her ne kadar alelade bir şekil de bile gelmiş olsalar da sana, kim olduğuna dair çok şey taşıyorlar. hatta öyle ki bazen kimliğine dair en somut, en belirgin ve en huzur verici parçan olabiliyorlar.. devamlı taktığın kolye, diş fırçan koyduğun bardak, kapının arkasında asılı ceketin, koltukta duran yastığın..kim olduğuna dair soru işaretlerin diken diken olduğunda avucunun içinde tutabildiğin cevapların...öyle bir hayat düşün ki her sabah gözlerini farklı bir şehirde açıyorsun, farklı bir odada ve farklı bir yatakta..hatta güneş bile hep başka yönden doğuyor; kimi zaman biraz erken kimi zaman geç...bir giydiğini bir daha giymiyorsun ve senin hiç 'en sevdiğin siyah kazağın' olmuyor. her sabah farklı bir arabanın kontağını çeviriyorsun ve her birinin de debriyajı farklı noktalarda kavrıyor. refleks haline getirdiğimiz hareketlerden ve bir karar daha vermeme lüksünden uzak bir maraton sanki..düşününde bile yoruluyor insan.. zaten bu sebeptenmiş ki yeni doğan bebekleri hep aynı yerde yatırmaları.. küçük insanı zaten yeni geldiği dünyada gözünün değdiği her rengi farklı olması yetmezmiş gibi bir de uykusunda gezdirirsen..sersem olurmuş yavrucak, bulamazmış kendin; yarım kalırmış ruhu da aklı da.. şimdi ben de bir sorunun içinde çıkamadığımda yaptığım gibi elimdeki bilgileri tekrarlıyorum. Üçgenin dik tepe açısı 80 derece,değişkenler arasındaki correlation -0, 826, raftaki kitaplarım, kalp yastığım kahve bardağım... uyuşturucusuna kavuşmuş bağımlılar gibi sakinleşiyor panik atağım ve belirsizlikten takeing for granted'ın huzurlu sarhoşuğu yayılıyorbir sonraki düşünce krizine kadar... bakıyorum saate 03:23 ve tam da bu karabasanlı düşünce trafiğine üstüne davulcunun sesi geliyor sokaktan; öyle bir ayarında vuruyor ki tokmağı; niyeti olanı uyandıracak ama olmayanı da gıdıklamayacak kadar ..öyle bir vuruyor ki tokmağı beni çocukluğumun bilindik sokaklarına götürecek kadar...anneannemin  yasemin çardağının altına kurulan sofralara, annemin işten gelini bekleyişlerime, pide alıcam hevesi ile beklediğim fırın kuyruğuna...nasıl bir hayat verdin ki bana allah'ım film gibi yaşıyorum her saniyesini, tam yazının son satırlarına yetişiyor davulcu ve aitlik duygusuna yolculuk ..sanki, yaşadığım hiç bir an tesadüf değil  gibi..

Pazar, Haziran 26

başka türlü bir şey

zaman diye bildiğim yetkisiz gösterge o kadar da yetkisiz değil anlaşılan..zaman geçtikçe daha da imkansızlaşıyor iki "ben"in "biz" olma ihtimali...nasırlaşan deri misali kalınlaşıyor ben'in duvarları. içine korku, endişe bezginlik en çok da inançsızlık kattığı harç ile yükseliyor o duvar..zaman ve yeni yüzlerle daha da hem de.. hatta adresi belirsiz ama cinsi münasebetsiz herkese duyulan kızgınlık da vardır o duvarların harcında; birisi o kalenin kapısını çalmaya görsün yükselttiği surlarının tepesinden aşağı nicedir kızan iç yağını döker... kafasından aşağı kızgın yağı yiyen de en çok kendinden bilir bunun nedenini, kimselere şikayet etmez zamana sövmekten başka..
insanı kendinden eden bir başarısız ilişkiden diğerine daha da yüksek sesle BEN!! benim hayatım !! benim isteklerim!! diyerek gider oluyor insan. yükselen sesine tutunuyor düşmemek , iyileştiğini sanabilmek için ama aslında daha az ben oluyor farkında değil... kendim derdine düşmeden önce kimdin sen? değerlerin neydi? neye kızar ne kırılacak kadar cesareti vardı yüreciğinin? neydi yüzünü gülümseten, kıymetlin olan?? hatırlamak bile yorar bilirim aynı dibine kadar yaşamanın yorduğu gibi.. 
ortalama bir hayattır sonunda sana kalan... hani ensende patlayan bir şaplağın canını daha az acıttığı dudaklarına konan bir öpücüğün daha az yaktığı..ikisi de mutlak değer içinde eşit yani. hepsi matematiksel bir garanti altında ama akışına bırakılmış anların öngörülemezliğinden çook uzakta...
olur ya bir gün, kazara,  derinine yaşamaya, biz olma ihtimaline meylederse iki "ben",  o zaman hiç bilmediğin bir denizde balık olursun..önce kendi yükselttiğin duvarlarınla kendi aranda kalan mesafeyi yoklarsın..dönüştüğün şeyle, kendine olan yabancılığınla yüzleşirsin...sonra yana yakıla inceltirsin nasırları, mehter marşı misali iki alçaltır bir yükseltirsin surları, iki tarafın da ya kazanacağı ya da kaybedeceği bir savaştır başlayan.. bilirim korkarsın detayları yaşamaktan, mutlak değer içinde gelen iki uçlu ihtimalleri düşünmekten, derinine inmekten, zihnini kırmaktan hatta kalbine dokunmaktan, hele ki huzuru hayal etmekten..o iki "ben"de bilir ki aşk sarhoşu olmak hatta aşk da yoktur. aşk yıpranmamış yüreklere mahsustur... ama sıcak bir çorba misali, üfleyerek karıştıkça "biz"in sularına her aldığın kaşığın farkına varırsın..farkındalık sarhoş eder mi insanı? bilmem ama asıl mucize budur belki de.. . zamanla savaşmadan biz olmuş iki "ben"den daha kıymetli hatta daha gerçektir. ne de olsa sevmek kolaydır hiç kırılmamış bir yüreği, sıcacıktır, kuytudur ayaz yaşatmaz insana..ama ya ayazıyla seversen bir yüreği? sevme riskini alabilirsen? yaşamını geri alsan zamanın ellerinden?
http://fizy.com/#s/1m602j

Salı, Mayıs 31

uykusuz

her değilse de
bazı uykusuzluklar güzeldir, 
hele geçirmeye kıyamadığın anların ibaresi ise gözlerinde taşıdığın
mutlu bir yorgunluksa
ve sadece senin anlamlandırabildiğin bir gülümseme oluveriyorsa dudaklarında
hatta dokunabiliyorsan o geceye
gün ortasında
kainatın saati hızlanıveriyorsa  izinsiz
havadaki yağmur sıkıntısı bile ağırlaştıramıyorsa yüreğini
daha dibine yaşadığını hissediyorsan hayatını
hele bir de "-meli / -malı" ların
vız geliyorsa
ansızın hatırlıyorsan bu hissi
yaralı topraklardan
"yoksa...?" korkusu sarıyorsa inceden
ve  öncekilerin aksine
 kaçırmıyorsa, vazgeçirmiyorsa seni bu korku   
daha tatlı geliyor uykusuzluk..

Cuma, Mayıs 20

tasmasız çıkmam abi..


nedir ilişki? tanımı, sınırları, kuralları..? ya ilişki insanı olmak? böyle bir cumhuruiyet var da ben mi bilmiyorum, dili, dini, anayasası, bayrağı olan..

 kalıplardan bunca sıkılmışken neden hala kendimizi bir kalıba koymaya meylimiz? o genel geçer kalıba uymayınca huysuzlanışımız..kötü müdür sadece mutlu olduğu için iki insanın yan yana uyuması.. sorgusuz sualsiz ve hatta tasmasız? her boku garantiye almaya çalışmıyor muyuz? muhabbeti kadar teni de birbirini çekince iki insanın, rengi değişiveriyor her şeyin, paronoyaklaşıyoruz... ilişki garantörlüğünde bir anlaşma imzalama gereği; saygı duymak,değer vermek hiçbir şey ifade etmiyormuşcasına gırtlağına sarılıyoruz birbirimizin. bak şimdi sen bana söz verdin, gidip başkası ile muhabbet etmekten benimle olduğu kadar keyif almayacaksın, toplum içinde elimi tutacaksın ki senin benim olduğunu bilsinler..sonra hep beni düşüneceksin..hep ben hep ben hep ben.. neden korkuyoruz ki bu kadar? aldatılmak olsa gerek ilk akla gelen? biing in e rıleyşınşip hali mi koruyacak seni aldatılmaktan?

evlenmek bile çok aşağılatıcı değil mi? midem bulanıyor, hayatını paylaşmaya değer gördüğün insana güvenmiyorsun, o zaman neden o? kalbine güvenmiyorsan bir insanın mürekkep lekesine mi güveneceksin?

yaşama şans vermeli belki de, her şey aşk kırmızısı olacak diye kasmadan gel lacivert bir oyun oynayalım seninle, ikimizin arasında...

fazla söze ne hacet? kalp çekmeli insanı, sözlere bağlanmamalı yaşamlar? mutlu olduğunca birlikte olmalısın zaten sonrası hep yol ayrımı

PS: istediğinde gidersin, istediğimde giderim ama gel şimdi biraz yürüyelim sahilde, anlatacaklarım var sana..sonra oturup bira içelim sarhoş olalım..hatta puzzle yapmayı sever misin?

az

Az…Küçük bir kelime, büyük bir hikaye

Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki yazılardan ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.
Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var.
O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.
Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.
Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.
Senin ve benim gibi...



Çarşamba, Mayıs 18

aslında sen,

her ne yaparsan yap, ne kadar uğraşırsan uğraş sen, başını yastığa koyup da gözlerini kapadığında beyninde dönen seslersin aslında..
hatta, dilimi eşek arısı soksun ama hala, kapadığın gözlerinde beliren kişiylesin.
geçmiş ola.

Perşembe, Nisan 28

o kadar güçlü ki nefret denilen şey
hiç bir "zaman" yetmiyor  hafifletmeye


o kadar güçlü ki nefretiM denilen şey
kelimelerimin bile canını alıyor
dökülmüyor

en iyisi az bilmek be arkadaş..
hatta görmemek, bilmemek
hatta zamanı geri alabilmek,
ama ne yaparsın,
"Ne kadar tıkasan kulaklarını,
Duymamaya çalışsan
Göğsünde bir titreşimdir konuşmaları."