Pazartesi, Nisan 25

rüya'm

şimdi sen uyuyorsun, bense saatlerdir yastıktaki sen'imi izliyorum.. saçlarında parmaklarımla gezindiğim, senin gizlediğin ama benim hep bildiğim sen'im.. usulca siliyorum savaş boyalarını yüzünden, maskeni çıkarıyorum daha bir hafifliyorsun yastığının mavisinde..tenine misafir uykunun kokusunu seviyorum oracıkta. yanağına dokunuyorum, ben'imi hissedersin belki diye ama sen uyanıyorsun ve ben uyanıyorum.



Çarşamba, Nisan 20

sarı ışık

yağmurlu bir sabaha uyanmak,
sıcak yatağından serin odaya geçerken sabahı hissetmek
ve şımarık kediler gibi pufidik ceketine sarınmak..
sonra koltuğa oturup kocaman pencereden şehri izlemek..sonra sessizlik
yağmurla birlikte hızlanan düşünceler, 
yağmur cama vurdukça sesleri duyulabilen düşünceler..
kapanan gözler..
daha çok gömüldüğüm koltuğum ve kucakladığım kollarım..sonra derinleşen
öyle bir yayılıyor ki ana, sanki zamanın ta kendisi 
sen hiç olmamışsın ya da ben şu an, hayat şu an var olmuş gibi

sonra geceden açık unutulmuş masa lambası
yağmurlu sabahın tek rengi sanki
gece ile gündüzü bağlayan
gerçek ile hayali
beni sana bağlayan
hep o sarı ışık.

Salı, Nisan 12

an; eşlenik

- neredesin? dedi.

gerçekten nerede olduğumu mu merak etti, yoksa orada olduğunu mu belirtmek istedi anlamadım.
birincisi de ikincisi de bencileyin önemsiz, hatta aynı, orada değilsem.
birincisi de ikincisi de sencileyin önemli, çok farklı, burada değilsen.
merak işte.
sonra..çok az zaman sonra kendi kendime sordum:
-neredeyim ben?
bu soruyu bir yerde olmak istediğim/dilediğim  için mi yoksa gerçekten merak ettiğim için mi sorduğuma karar veremedim
birincisi, bencileyin de sencileyin de önemsiz; soruyu kendi kendime sorduğum için.
ikincisi   -de-   bencileyin ve sencileyin önemsiz; soruyu kendi kendime sordurttuğun için.
en basiti böyle.

Pazar, Nisan 10

düşündüm de Ömrden haklı


çabuk git çabuk gel..bizi de çooook özle çocuk :)

büyük saat

neden bilinmez
alırsın yarı tuğla gibi kitabını
sarılırsın yatağa giderken
okumadan kaparsın gözlerini
içindeki dizeler 
geçer gider gözlerinin önünden
bilirsin nerede ne diyor kime diyor
uyursun sonra
büyük saat akmaya devam etmektedir
uyku sürer
tüm saat kuleleri
yanlış da gösterse zamanı
bilirsin biri var bir yerde
saatin kaç olduğunu saklayan

Pazartesi, Mart 14

özlemek

Özlediğin, gidip göremediğindir
Ama, gidip görmek istediğin


Özlem, gidip görememendir
Ama gidip görmek istemen


Özlediğin, gidip görmek istediğin
Ama gidip göremediğin


Özlem, gidip görmek istemen
Ama, gidememen, görememen
Gene de, istemen...


~Oruç Aruoba~

Cumartesi, Mart 12

kar

uyandım..gün yeni ağarıyordu, nazlı yağan karı izledim..izledim izledim..geç kalınan ders iş güç vardı beklesin dedim. kar yağınca güzel çocukluk anıları gelir(di) aklıma; kardan adam, havuç ve apartman çocuğu olarak sadece boyama kitaplarından bildiğim kömür üçlüsü..selenden kartopu yapan (d)ayım :) falan falan.. İzmirlinin tekiyim işte..kar görgüsüzü nolcak :)


acelesi yoktu ak tanelerin sanki buluttan atladıkları an  başlamış ve yere düştüklerinde ise bitecek olan hayatlarının farkındaymış gibi zamana meydan okurcasına  süzülüyorlardı havada. eğer Türkçede nazmak diye bir eylem olsaydı o da kar tanelerine verilirdi sanırım...nazan taneleri izleyen gözlerimden beynime doğru dondu zaman ve elim boynumdaki kar tanesine gitti..

iki buçuk yıl önce bir gece düşmüştü elime bu kar tanesi ki sonra da hiç çıkarmadım boynumdan kendisini..yenilerini ekledim; nereden kesildiğini bilmediğim ama ya şarap mantarından,ya  kitabımın uykuya daldığım sayfasından ya ayrılık mektubundan çıkan küçük kar tanelerini...kendimi değil ama yaşadığımı buldum sanırım o boynuma düşen kar tanesinde. nasıl mı? 

hikaye o ya; kar taneleri yaşarmış gökler ülkesinde..hepsi biricik, hepsi duru, hepsi masum, hepsi bembeyaz..bir de yağmur varmış gökler ülkesinde..bir zamanlar kar olup yer yüzü ile tanışan, sonra eriyip deniz, okyanus buhar olup gökler ülkesine dönen bilgin  yağmur damlalarından dünyayı dinler yağacakları günü hayal ederlermiş ürkek ürkek..bilirlermiş ki bir daha asla o masum, o duru, o nadir tenleri olmayacak bir kez buluttan atladıktan sonra..ama yine o ilk atlayıştan yere ulaşıncaya geçen zaman kadar da değer olmayacak yaşamları..sonrasında defalarca buluttan yer yüzüne atlayan ama  hiçbirinde o ilk yolculuğun tadını bulamamış yağmur damlaları imrenen gözlerle taze tanelere bakar ve atlayacakları zamanı , inecekleri yeri iyi seçmelerini öğütlerlermiş..içleri pırpır dinlemiş taneler..sonra bir gün hava çok soğumuş..damlalar taneleri uğurlamışlar buluttan ve arkalarından bağırmışlar;

"- unutmayın...sadece bir defa.."

salınmış nazlı tazeler, kulaklarında damlaların öğütleri, sonra yer yüzü akıllarını almaya başlamış yavaştan, kendilerini unutmuşlar mutluluktan..iyice büyümüş yeryüzü , yaklaşmışlar..kimileri soğuk yerlere konmuş ama kimiside mutluluktan tüm öğütleri unutuş, gözlerini kapayıp bir  çocuğun sarı saçlarında ateşe konmuş...erimiş buhar olmuş ve gökyüzüne ilk dönen o olmuş...

ben şimdi "sessizce" erimiş taneyi boynumda taşıyorum ve sen hiçbir şeyi bilmediğin gibi bunu da bilmiyorsun..