çabuk git çabuk gel..bizi de çooook özle çocuk :)
Pazar, Nisan 10
büyük saat
neden bilinmez
alırsın yarı tuğla gibi kitabını
sarılırsın yatağa giderken
okumadan kaparsın gözlerini
içindeki dizeler
geçer gider gözlerinin önünden
bilirsin nerede ne diyor kime diyor
uyursun sonra
büyük saat akmaya devam etmektedir
uyku sürer
tüm saat kuleleri
yanlış da gösterse zamanı
bilirsin biri var bir yerde
saatin kaç olduğunu saklayan
alırsın yarı tuğla gibi kitabını
sarılırsın yatağa giderken
okumadan kaparsın gözlerini
içindeki dizeler
geçer gider gözlerinin önünden
bilirsin nerede ne diyor kime diyor
uyursun sonra
büyük saat akmaya devam etmektedir
uyku sürer
tüm saat kuleleri
yanlış da gösterse zamanı
bilirsin biri var bir yerde
saatin kaç olduğunu saklayan
Pazartesi, Mart 14
özlemek
Özlediğin, gidip göremediğindir
Ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir
Ama gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin
Ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen
Ama, gidememen, görememen
Gene de, istemen...
~Oruç Aruoba~
Ama, gidip görmek istediğin
Özlem, gidip görememendir
Ama gidip görmek istemen
Özlediğin, gidip görmek istediğin
Ama gidip göremediğin
Özlem, gidip görmek istemen
Ama, gidememen, görememen
Gene de, istemen...
~Oruç Aruoba~
Cumartesi, Mart 12
kar
uyandım..gün yeni ağarıyordu, nazlı yağan karı izledim..izledim izledim..geç kalınan ders iş güç vardı beklesin dedim. kar yağınca güzel çocukluk anıları gelir(di) aklıma; kardan adam, havuç ve apartman çocuğu olarak sadece boyama kitaplarından bildiğim kömür üçlüsü..selenden kartopu yapan (d)ayım :) falan falan.. İzmirlinin tekiyim işte..kar görgüsüzü nolcak :)
acelesi yoktu ak tanelerin sanki buluttan atladıkları an başlamış ve yere düştüklerinde ise bitecek olan hayatlarının farkındaymış gibi zamana meydan okurcasına süzülüyorlardı havada. eğer Türkçede nazmak diye bir eylem olsaydı o da kar tanelerine verilirdi sanırım...nazan taneleri izleyen gözlerimden beynime doğru dondu zaman ve elim boynumdaki kar tanesine gitti..
iki buçuk yıl önce bir gece düşmüştü elime bu kar tanesi ki sonra da hiç çıkarmadım boynumdan kendisini..yenilerini ekledim; nereden kesildiğini bilmediğim ama ya şarap mantarından,ya kitabımın uykuya daldığım sayfasından ya ayrılık mektubundan çıkan küçük kar tanelerini...kendimi değil ama yaşadığımı buldum sanırım o boynuma düşen kar tanesinde. nasıl mı?
hikaye o ya; kar taneleri yaşarmış gökler ülkesinde..hepsi biricik, hepsi duru, hepsi masum, hepsi bembeyaz..bir de yağmur varmış gökler ülkesinde..bir zamanlar kar olup yer yüzü ile tanışan, sonra eriyip deniz, okyanus buhar olup gökler ülkesine dönen bilgin yağmur damlalarından dünyayı dinler yağacakları günü hayal ederlermiş ürkek ürkek..bilirlermiş ki bir daha asla o masum, o duru, o nadir tenleri olmayacak bir kez buluttan atladıktan sonra..ama yine o ilk atlayıştan yere ulaşıncaya geçen zaman kadar da değer olmayacak yaşamları..sonrasında defalarca buluttan yer yüzüne atlayan ama hiçbirinde o ilk yolculuğun tadını bulamamış yağmur damlaları imrenen gözlerle taze tanelere bakar ve atlayacakları zamanı , inecekleri yeri iyi seçmelerini öğütlerlermiş..içleri pırpır dinlemiş taneler..sonra bir gün hava çok soğumuş..damlalar taneleri uğurlamışlar buluttan ve arkalarından bağırmışlar;
"- unutmayın...sadece bir defa.."
salınmış nazlı tazeler, kulaklarında damlaların öğütleri, sonra yer yüzü akıllarını almaya başlamış yavaştan, kendilerini unutmuşlar mutluluktan..iyice büyümüş yeryüzü , yaklaşmışlar..kimileri soğuk yerlere konmuş ama kimiside mutluluktan tüm öğütleri unutuş, gözlerini kapayıp bir çocuğun sarı saçlarında ateşe konmuş...erimiş buhar olmuş ve gökyüzüne ilk dönen o olmuş...
ben şimdi "sessizce" erimiş taneyi boynumda taşıyorum ve sen hiçbir şeyi bilmediğin gibi bunu da bilmiyorsun..
Salı, Şubat 22
güzel sohbet akşamları
Telefon çalar..
-evde misin sana geliyorum.
diye başlayan geceleri, güzel bir şişe şarap eşliğinde saatlerce yapılan sohbetleri,
tıkanırcasına gülüp ardından iki saniye sonra insanın "kendisine" bilediği bile sakınarak söylediği bir sözün herkesi kendi içine döndürmesini, sessizliği paylaşmayı özlemişim.. en tatlı yemeğin sevdiklerime yaptıklarım olduğunu hele ki buna muhabbetin tuz biber olunca tadından nasıl da yenmediğini, bu geceyi zaman da bir yere asmayı ve bitmemesini dilemeyi..özlemişim de özlemişim işte..
düşünüyorum da insan oğlu ne garip mahlukat, kaç defa, kaç farklı mekanda kaç farklı insanla konuştuk 'sevgi'yi..yurt akşamları mı desem, dumanlı teras geceleri mi, insanın kendi sesinden başkası duyamadığı bar masalarında mı..bak yine misafir oldu sohbetimize kendisi..
kimi sevebilir insan?
birlikte gülüp eğlendiğini mi, denizler gibi dipsiz konuşabildiğini mi? sevişebildiğini mi? insana kendisini iyi hissettireni mi yoksa sabah uyandığında ağzı kokan, saçları pis çirkin ördek yavrusu halini bile sarıp içine sokmak istediğini mi? ben sonuncu arızalı gruptanım ki artık sevemiyorum kimseyi..olmuyor.
ya masumiyet?
hepimiz hemfikiriz sanırım, masumiyetin nesli tükenmekte..artan farkındalıklarla belki, kaybedilen umut ya da iyiye-temize-güzele dair inançların karamsarlığa çalmasıyla, piç'liğin trend olmasıyla..kısacası yaş 20 den yukarıya doğru ivme kazandıkça..
hadi diyelim ki sevginin, masumiyetin çizdik üstünü, ya şimdi ne olacak?
tabi bir ihtimal daha var..belki şu an mutasyon geçiriyoruz..değişen ortam koşullarına göre beklentilerimizi, isteklerimizi, sevme ihtimallerimizi değiştireceğiz..artık masumiyet olmayacak kıstas, saflık temizlik ya da gözde gördüğün o çocuk gülüşünü aramayacak kalp..mantık alacak sazı eline, mevki, maaş bordrosu, network, prestij gibi dertlerimiz olacak kim bilir..
şarabın bitişiyle eş zamanlı kapanmaya başlayan gözler..eh demek ki artık 'gitmek' zamanı..Kıvanç'ı uğurlayıp kapıyı kapattığımda lise romantizmine denk gelen zamanlarda okuduğum Maeve Binchy romanlarında hissettim kendimi, dostlar geliyor sevdiklerim gidiyor, hayatım dediklerim koşuşturmaca içinde nefes almak için bana geliyor..yaşıyorum..
-evde misin sana geliyorum.
diye başlayan geceleri, güzel bir şişe şarap eşliğinde saatlerce yapılan sohbetleri,
tıkanırcasına gülüp ardından iki saniye sonra insanın "kendisine" bilediği bile sakınarak söylediği bir sözün herkesi kendi içine döndürmesini, sessizliği paylaşmayı özlemişim.. en tatlı yemeğin sevdiklerime yaptıklarım olduğunu hele ki buna muhabbetin tuz biber olunca tadından nasıl da yenmediğini, bu geceyi zaman da bir yere asmayı ve bitmemesini dilemeyi..özlemişim de özlemişim işte..
düşünüyorum da insan oğlu ne garip mahlukat, kaç defa, kaç farklı mekanda kaç farklı insanla konuştuk 'sevgi'yi..yurt akşamları mı desem, dumanlı teras geceleri mi, insanın kendi sesinden başkası duyamadığı bar masalarında mı..bak yine misafir oldu sohbetimize kendisi..
kimi sevebilir insan?
birlikte gülüp eğlendiğini mi, denizler gibi dipsiz konuşabildiğini mi? sevişebildiğini mi? insana kendisini iyi hissettireni mi yoksa sabah uyandığında ağzı kokan, saçları pis çirkin ördek yavrusu halini bile sarıp içine sokmak istediğini mi? ben sonuncu arızalı gruptanım ki artık sevemiyorum kimseyi..olmuyor.
ya masumiyet?
hepimiz hemfikiriz sanırım, masumiyetin nesli tükenmekte..artan farkındalıklarla belki, kaybedilen umut ya da iyiye-temize-güzele dair inançların karamsarlığa çalmasıyla, piç'liğin trend olmasıyla..kısacası yaş 20 den yukarıya doğru ivme kazandıkça..
hadi diyelim ki sevginin, masumiyetin çizdik üstünü, ya şimdi ne olacak?
tabi bir ihtimal daha var..belki şu an mutasyon geçiriyoruz..değişen ortam koşullarına göre beklentilerimizi, isteklerimizi, sevme ihtimallerimizi değiştireceğiz..artık masumiyet olmayacak kıstas, saflık temizlik ya da gözde gördüğün o çocuk gülüşünü aramayacak kalp..mantık alacak sazı eline, mevki, maaş bordrosu, network, prestij gibi dertlerimiz olacak kim bilir..
şarabın bitişiyle eş zamanlı kapanmaya başlayan gözler..eh demek ki artık 'gitmek' zamanı..Kıvanç'ı uğurlayıp kapıyı kapattığımda lise romantizmine denk gelen zamanlarda okuduğum Maeve Binchy romanlarında hissettim kendimi, dostlar geliyor sevdiklerim gidiyor, hayatım dediklerim koşuşturmaca içinde nefes almak için bana geliyor..yaşıyorum..
Pazartesi, Şubat 14
Pazartesi, Şubat 7
Fazla
nice zaman oldu, aklımı arasında bıraktığım sayfalar olmadı
...Paul Coelho,
Piedra Irmağının kıyısında oturdum ağladım.
Bazen diyorum neden???
Bazen onu bile diyemiyorum, böyle bir şeyin nedeni olmaz diyorum.
Neden sevdiremedim kendimi sana, o hala aklındaki kişiden daha fazla...
Jehan- Yoluma Çıkma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

